Vatanın tâkati yoktur yeniden ihmâle:

Doludizgin gidiyor baksana izmihlâle!

Ey cemâat, uyanın, elverir artık uyku!

Yok mu sizlerde vatan nâmına hiçbir duygu

Düşmeden pençesinin altına istikbâlin,

Biliniz kadrini hürriyyetin, istiklâlin.

Söyletip başka memâlikteki mahkûmîni...

Hâkimiyyet ne imiş, öğreniniz kıymetini.

Yoksa, onsuz ne şu dünyâ kalır İslâm’a, ne din...

Kuşatır millet-i mahkûmeyi hüsrân-ı mübin.

Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,

Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,

Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,

Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.

Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez…

Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez.

Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;

Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.

Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh,

Ecnebîler olacak sâhibi mülkün nâgâh.

Diye dursun atalar: «Kal’a, içinden alınır.»

Yok ki hiçbir işiten... Millet-i merhûme sağır!

Bir değil mahvedilen devlet-i İslâmiyye...

Girdiler aynı siyâsetle bütün makbereye.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

Bırakın eski hükûmetleri meydandakiler

Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.

İşte Fas, işte Tunus, işte Cezâyir, gitti.

İşte Îrân’ı da taksîm ediyorlar şimdi.

Bu da gâyetle tabî’î, koşanındır meydan;

Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş Yaradan.

Müslüman, fırka belâsıyle zebun bir kavmi,

Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı

Ey cemâat, yeter Allâh için olsun, uyanın...

Sesi pek müdhiş öter sonra kulaklarda çanın!

Arzı oynattı yerinden yıkılırken Îran...

Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!

Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamber’den,

Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,

Kalb-i pâkinde duyarmış o musîbetten acı

Sizden elbette olur rûh-i Nebî da’vâcı.

Ey cemâat, uyanın! Yoksa, hemen gün batacak.

Uyanın! Korkuyorum: Leyl-i nedâmet çatacak.

Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

«Arnavutluk» ne demek Var mı Şerîat’te yeri

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış Nerde!

Müslümanlık’ta «anâsır» mı olurmuş Ne gezer!

Fikr-i kavmiyeti tel’în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle Peygamber-i Zîşân’ın İlâhî sözünü.

Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki «yaşar» der, delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz başbaşa... Zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:

Ne Hilâfet kalıyor ortada billâhi, ne din!

Medeniyyet!» size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor,

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da’vâ

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum...

Başka bir şey diyemem... İşte perîşan yurdum!...

Ne söyleyip duruyor, görmedin mi İngiliz’i:

“Üzülmeyin, yaşamaktan kesin ümîdinizi!

Hakîkat ortada, ma’nâsı var mı evhâmın

Bilirsiniz ki: Mısır, kâinât-ı İslâm’ın

O sıska gövdesi üstünde âdetâ kafası;

Diyâr-ı Hind ise, göğsünde kalb-i hassâsı;

Sizinkiler de, kımıldanmak isteyen koludur.

Ki boş bırakmaya gelmez, ne olsa korkuludur!

Biz İngilizler olup hâli önceden müdrik;

O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik.

O halde bir kolu kalmış ki bizce çullanacak,

Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!

Hem öyle zorla değil, çünkü «fikr-i kavmiyyet»

Eder bu gâyeyi teshîle pek büyük hizmet.

O tohm-i lâ’neti baştan saçıp da orta yere,

«Arab’la Türk’ü ayırdık mı şöyle bir kerre,

Ne çarpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;

Halîfe’nin de kalır sâde bir sevimli adı!

Donanmamızla verip, sonra, Şark’ı velveleye,

Birinci hamlede bayrak diker Çanakkale’ye;

İkinci hamleye Dârü’l-Hilâfe! der çekeriz!”

-Korkma!

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun

Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;

Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir;

Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,

Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

Değil mi sînede birdir vuran yürek... Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!