İsrail, İran’ı kendine büyük bir tehlike olarak görmekte.
Bunun da gerekçesi İran’ın, nükleer silahlanma projesi başlattığı ve atom
bombası yapma peşinde olduğu iddiası.
İran nükleer enerji sahibi olabilmek için yıllar önceden
hazırlığa başladı ve büyük boyutta yatırımlar yaptı. Bilim adamları yetiştirip
istihdam etti, gizli tesisler kurdu ve karmaşık testler, denemeler yaptı.
Humeyni yönetimi, gizli servisleri aldatacak yöntemleri,
entrikaları ve stratejileri uygulamaya koydu. Bu nedenle de ne ABD ne de İsrail
o yıllarda bunun farkına varamadılar. Ruhları bile duymadı böylesi önemli ve
ölümcül bir çalışmayı.
Gerçekte İran’da barışçıl ve askeri amaçlarla
kullanılabilecek nükleer reaktörlerin yapımı Şah Rıza Pehlevi döneminde
başladı. İran, Şah döneminde batının müttefiki ve batılı kurumların üyesi
olduğu için, İsrail dâhil hiçbir ülke İran’ın bu girişiminden herhangi bir
rahatsızlık duymadı.
Tam tersine 1977 yılında İsrail, İran’a yerden yere
füzeler (SSM) sisteminde işbirliği yapmayı ve İran’daki teknolojiyi ileri
götürmeyi teklif etmiş, gerektiğinde de bu füzelere nükleer başlık
takılabileceğini teyit de etmişti. (Bar-Zohar, Mossad, 2012)
İran- İsrail dostluğu, 1979 yılında yer alan İran Devrimi
ile son buldu ve yeni hükümet de İsrail’e düşman gözü ile bakmaya başladı.
Humeyni, iktidarının ilk yıllarında nükleer silahlanma
projesini İslam karşıtı gördüğü için derhal durdurarak satın alınan tüm araç
gereci söktürdü ve yurt dışına gönderdi.
1980 yılında başlayan ve 8 yıl süren İran-Irak savaşında
Saddam Hüseyin İranlılara karşı kimyasal silah kullanınca, Ayetullah Humeyni
İran’ın silahlanma politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı, İran’ın
da savunma amaçlı yeni ve farklı silahlar geliştirmesi gerektiğine karar verdi.
Bu kararla İran’da biyolojik, kimyasal ve nükleer silahların geliştirilmesi ve
sahip olunmasının çalışmaları başladı.
İran ilk etapta, dağılma sürecine giren Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği’ndeki (SSCB) dar gelirli subay ve tesis komutanlarından
nükleer bomba ve savaş başlıkları satın almak yoluna gitti. Rus generallere ve
Rus bilim adamlarına yüksek paralarla iş teklifleri yaparak nükleer
çalışmalarının başlangıç temelini attı.
Buşehr’de bir adet orta boy reaktörün yapımı için Rus
hükümeti ile iki tane de küçük boy reaktörün yapımı için Çin hükümeti ile
anlaşma yaparak nükleer tesis yapımı işine iyice girdi. Nükleer tesislerin kurulup çalıştırılmasından
sonra bu tesislerdeki nükleer çekirdeklerle nükleer bomba yapmak kolay ve kısa
süreli bir çalışma istemekteydi sadece.
İran’ın bu girişimi ABD ve İsrail’i son derece rahatsız
etti ve ABD, Çin üzerinde yoğun politik baskı kurarak, İran ile imzaladığı
anlaşmayı iptal ettirmeyi başardı. Rusya ise anlaşmaya sadık kaldı ama
reaktörün yapımını çeşitli bahanelerle incir ipi gibi uzatarak yirmi yıla
yaydı. Uranyumun kendisinden satın alınmasını ve atık çekirdeklerinde kendisine
iadesini olmazsa olmaz koşul olarak masaya koyunca, nükleer tesis devreye
giremedi.
Nükleer santralde kullanılmak amacı ile üretilen bu
zengin uranyumun, nükleer başlıkta kullanılabilmesi için gerekli olacak
değişiklik, sadece birkaç hafta aldığından İran, U-235’i üretebilecek aşamaya
gelebilmek için her şeyi göze aldı. Tüm
bu olaylar dünyanın gözü önünde gelişirken, perde arkasından hiç kimseye ve
ülkeye gereksinim duymadan kendi nükleer tesisini kurmak ve nükleer reaksiyona
yol açacak zenginleştirilmiş uranyumu (U235) üretme projesini başlattı gizlice.
Pakistanlı bilim adamlarından, özelikle de Dr.
Abdulkhadir Khan’dan yardım alan İran, kısa süre içinde U-235’i U-238’den
ayrıştıracak santrifüj sistemini kurarak, zengin uranyum (U–235) üretmeyi
başardı. Başarmasına başardı ama kullandığı teknoloji ABD’nin 1944 yılında
kullandığı yöntem olduğundan üretim miktarı çok azdı. Dolayısıyla İran’ın
zamana karşı yarışı da başlamış oldu…