İnsanın yahut insanlığın serüveni gibi Platon’da düşünce dünyasına benzer bir noktadan başlar. Önce erdemlerden daha sonra da adaletten ve iyiden yola koyulur. Nihayetinde ise güzel olanın ideasına ulaşır. Ona göre insan bir görev, bir erdem, bir bilinç olarak güzel olanın ruhunu taşımaktaydı ve bu ruh ile dünyayı güzelleştirmenin imkânına, değerine bütün saikleriyle sahipti. İnsan, güzel olanın baskınlığını, cazibesini, iştiyakını hiçbir meselede bulamadı, bulamazdı da.

Güzel bir yönüyle insanın temyiz özelliği olarak karşımızda tüm çıplaklığıyla dursa da farklı bir boyutuyla çirkinliğin karşıtı olarak değil, aslında bir kemali, ulvi bir noktayı, marifeti, aşkınlığı sembolize etmektedir. Örneğin, Allah’ın güzel isimleri dendiğinde zihnimizde, “Güzel olmayanı mı var?” gibi bir sual belirmez. Çünkü kastedilen mana güzelin doğrudan kendisinden ileri gelen bir irfan içerir. Karşıtlık barındırmaz.

İnsana değen tarafında benzer sentezler de gözlemlenebilir. İnsanın en güzel bir şekilde yaratılmasındaki “ahsen”, eylem değeri bakımından ortaya konan “ihsan” ve işin nazarını, nazari kökenini ele veren “hüsn” hayatımızın tevhidi amacına mihmandarlık yapar. Bundan dolayıdır ki insanın dünya ile ilgili hususiyetleri gündem yapıldığında öncelikli idraki, güzellik üzerine oluşmalıdır.

Güzellik insan için aynı zamanda bir ahlaktır. “Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadis-i şerifi mucibince güzellik mevzunun alelade bir güzelleme olmadığı hikmete değerdir. İbni Asakir’in de dediği gibi: “Güzelin güzeli güzel ahlaktır.” Güzel ahlakın özünde yatan gerçeklik de böylece doğal olarak güzel görmek, söylemek, eylemek, hissetmek ve düşünmekten; bir estetik şuura her şartta yelken açmaktan geçmektedir.

Diğer bir ahlaki teolojik boyutu ile âdemin Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmasındaki zaruret; Allah’ın âlemi tanzim etmesi/güzel kılması gibi âdemin de âlemi imar etmesini/güzelleştirmesini gerektirmektedir. Bu minvalde Allah’ın âdeme ruhundan üflemesi insanın imtihan dünyasında güzelden ayrılamaz bir bütünlüğe sahip olmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Dolayısıyla hem ilke hem gaye hem de hâl bakımından insanın görevi dünyayı güzelleştirmektir.

Yine bu kategoride “insanın cennet için yaratıldığı” irfan bilgisi insanı cenneti arama, çevresini cennetleştirme veçhesinde sürekli dinamik kılmaktadır. İslam düşüncesindeki bu “güzel metafiziği” insanın yüceltilmesi ve tevhidi bütünlük üzerine kurulmuş aşkın bir deruniliğe sahiptir. İnsan sadece maddi terennümler ve temaşa üzerinden değil; tasavvur, umut ve imkân bakımından da bir “imtihan güzelliğine” sahiptir. Bu yüzden insan, cennetteki en üst mertebe olan “Cemalullah”ı örtük bir bilinç olarak bu dünyada divane arar durur, imara tevcih olunur.

İnsanın “cemal” ile olan insicamındaki bu “imar terennümü” bizatihi kendinden başlamak suretiyle aileden topluma, felsefeden mimariye, ekonomiden siyasete, çevre idrakinden dünya tasavvuruna her alana doğrudan etki eder. Filhakika insanın yaptıkları inancının ve bu inançtan kaynaklı güzel algısının tam bir yansımasıdır.

Ruhun maddeye yansıması olarak da ifade edebileceğimiz bu durumda “şehir” tüm benliği ile açığa çıkmakta, meseleyi tüm vukufiyeti ile yere serilmektedir. Çünkü nasıl ki ilahi ruh insana üflenmişse, insanın ruhu da şehre üflenmiş durumdadır. Şimdi dönüp önce kendimize, ailemize, mahallemize sonra da aynamız olan şehrimize ve dünyamıza bakıp nasıl insanlar olduğumuzu, ilahi güzellikten ne ölçüde nasiplendiğimizi, gayemizi ne denli özümsediğimizi kendi gözlerimiz ile görmeliyiz.

Bu bir ölçüt, hem de güzel bir ölçüt!