Sanat felsefesinde güzellik kavramı üzerine tartışılırken özne ile nesneye verilen önceliğe göre bir güzellik algısı belirlenir. Eğer güzelliği nesne üzerinden açıklamaya çalışırsak herkes için o şeyin güzel olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Ancak güzelliği özne üzerinden açıklamaya çalışırsak bu defa herkes için güzelin farklılık arz edebileceğini söyleyebiliriz. Âşık Veysel’in, “Güzelliğin beş para etmez bu bendeki aşk olmasa” derken herhalde bunu kast ediyordu ya da Leyla’nın kara kuru olmasına rağmen Mecnun’un onu dünyanın en güzeli gibi görmesi. Bu iki karşıt güzellik tanımlamasının da açmazları olduğunu bilmemiz gerekiyor. Aslında ortada bir güzel vardır ve buna değer katan o güzelin özne tarafından algılanabilmesidir. Daha açık ifade edecek olursak güzel olan zaten güzeldir, ama bu güzelliğin özne tarafından fark edilebilmesi önemlidir. Bu dengeyi kurabildiğimiz sürece güzelin hakkı verildiği gibi güzele değer katan öznenin de hakkı gözetilmiş olur.

Bu girişle aslında varmak istediğimiz yer, siyaset yapma biçimimizde bu dengeyi kurabilecek bir anlayışı hâkim kılabilecek miyiz? Yani ilkeler ile beklentilerin karşıtlığında bir siyaset üretme şansımız olur mu?

Siyaset yapma biçimimizi belirlerken bizim ilkelerimiz en güzelidir, herkes bu ilkelerin güzelliğini er ya da geç fark edecektir anlayışıyla yola çıkarsak ilkelerimizin güzelliğini kitlelerle buluşturma şansını kaybetmiş oluruz. Buna karşın kitlelerin beklentilerini ve taleplerini öncelik olarak görmeye başlarsak bu defa da ilkelerimizi hayata geçirme amacından vazgeçmek zorunda kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Tam burada devreye nesnenin güzelliği ile öznenin güzellik algısını bir karede buluşturabilme vizyonu girmektedir. İlkeler ile talepleri örtüştürebildiğimiz sürece siyaseten doğru bir adım atmış oluruz. Günümüz siyasetinde kitlelerin duygusal talepleri üzerinden siyaset yapan popülist siyaset anlayışı zaten mevcut. Aynı şekilde ideolojik kurgularını kitlelere dikte eden siyaset anlayışı da küçük olarak kalmaya mahkûm. Bundan dolayı popülizme ve hamasete düşmeyecek ya da ideolojilerin katı sınırlarının içine hapsolmayacak yeni bir siyaset anlayışına ihtiyacımız vardır.

Bu anlayış çerçevesinde siyaset yapmak isteyenler hem kendi doğrularının peşine düşmek hem de bunu halkın ekseriyetine ulaştırmak zorundadır. Bunu gerçekleştirebilmek ne kadar zor ve çetin olsa da her zaman mümkündür. Bunun için bazı anahtar pratikleri vardır. Öncelikle ortak sorunları doğru tespit edebilmek önemlidir. Siyaset yapma amacı zaten insanların sorunlarına çare olabilmektir. Bu yüzden yola herkesin karşılaştığı sorunların farkında olarak çıkmak önemlidir. Bir diğeri ise ortak değerler üzerinden siyaset inşa etmek ilkelerin kitleselleşmesi açısından değerlidir. İnsanlar önemsendiğini hissederse karşısındakinin söylediklerini de o ölçüde önemser. Ortak değerler üzerinden inşa edilen siyasetin zemini hem sağlam olacaktır hem de geniş kitlelere ulaşma konusunda müsait bir konumda olacaktır.

Halkın beklentileriyle ilkelerini buluşturarak kitleselleşmeyi hedefleyen siyaset anlayışın iletişimin gücünden tüm yönleriyle faydalanmalıdır. En başta ikna edici söylem ve kucaklayıcı bir üslup şarttır. Daha da önemlisi bu siyaset anlayışının dilde mevzilenmeden iletişim kurulabilmeyi, dilin kavramsal haritasını genişleterek herkesin düşünce dünyasına hitap edebilmeyi başarması gerekiyor.