İlahi Adalet İsteyenler

Karakola, mahkemeye, hapishaneye yolu uğrayan her zanlının söylediği bir söz vardır: “İlahi adaletin tecelli edeceğine inanıyordum”

Bosna’da, batılıların iç yüzünü gördük.

Afganistan’da Amerika’nın ciğer filmi dünyaya gösterildi.

Bosna savaşında (1992-1995) pazar yerine atılan bombayla onlarca insanın ölmesi yanında bir tane çocuğun öldürülmesi de gündemde iken Türkiye’den hayırlı insanlar bir araya gelerek harbin ortasında kalan çocukların Türkiye’ye getirilmesi için faaliyete başladı, kabul edecek aileler tespit edildi ama o günün Türkiye hükümeti, kabul eden ailelerin çoğunluğu İslam’ı yaşayan insanlar olması nedeniyle izin vermediler.

O çocukları batının aldığını ve çocuğu olmayan batılı zenginlere verildiğini gazeteler yazmıştı.

O günlerde İstanbul’un camilerinde yaptığım vaazlarımda dokuz yaşındaki oğlumu gözümün önüne getirerek, “Oğlumun veya kızımın bir lordun evlatlığı olmasıyla Bosna meydanında bir Sırp’ın kurşunuyla şehid olması arasında tercih bana bırakılsa ben şehid olmasını seçerdim. Çocuklarımın lordun evinde Hıristiyan olup ahirette sonsuz senelerde cehennemde yanması yerine şehid olmasını tercih ederim. Ecel de değişmez zaten” demiştim.

Basını çok iyi takip eden biri değilim.

Batıya verilen o çocuklar üzerine bir araştırma oldu mu bilmiyorum.

Mekke’de Sevgili Peygamberimizi Mekke parlamentosunun güçlü üyeleri davet ederek servet, şehvet, şöhret ve devlet başkanlığı teklifini kabul ettiremedikleri zaman sıkıştırmışlar ve madem ki Allah’ın peygamberisin buyur, Allah bu susuz vadide kaynak suları fışkırtsın. Hurma ve üzüm bahçelerimiz olsun. Senin evin altından olsun” demişler. (Bak, Neml süresi ayet 91-99 tefsiri için “Şifa Tefsiri”)

Rabbimiz, geçmiş milletlerden peygamberine karşı gelenlerin İrem bağına sahip olduklarını, Sebe’lilerin dünya saltanatlarının yüksekliğini, Fecr süresinde benzeri daha önce hiç yapılmamış binaların sahibi Ad kavminin inkârı sebebiyle helak edildiklerini haber verir.

Biz, Süleyman aleyhisselam gibi billurdan yapılmış saraylarda, Musa aleyhisselamın halkına yedirdiği bıldırcın eti kudret helvasıyla yaşamak, istediğimiz yere bir göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda varmak isteriz.

Ama bütün bunları AB veya ABD kanun kalıpları içinde iyi bakımlı hapishane mahkûmları gibi,

Çalışmadan ayağına günde bir keçi eti atılan sirk aslanı gibi beslenen,

Güneşe tapan Sebe’lilerin yaşayışı gibi yaşayıp helak olanlardan olmak istemiyoruz.

Yolları altından yapılmış, Niegara şelalesine bakan yamaçta,

Gümüşten yapılmış sarayda,

Billurdan yapılmış havuz kenarında,

Bir eli yağda bir eli balda, kâfir olarak yaşamaktansa, Kenya ile Somali arasındaki Dadaab’da otuz yıldır mülteci olarak yaşayan, orada doğup orada otuz yaşına gelen, kitap ve defter denen şeyi görmeyen, hocasının tahtalar üzerine kömürle yazdırdığı Kur’an-i Kerimi ezberleyen ve ona göre yaşamaya çalışan bir ekmek bulabilirse besmeleyle yiyen ve Rabbine hamdeden bir Müslüman olarak ölmeyi tercih ederim.

Ama biz her gün namazımızın son oturuşunda (Rabbena atina fiddünya haseneten... /Rabbimiz, bizim dünyamızı da ahiretimizi de güzel eyle...” diye dua okuyan ve öyle olması için çalışan Müslümanlarız.

Dünya Müslümanlarının dilinden çıkan araba, ev, kredi, makam, faiz, enflasyon, banka, dolar, kelimelerinden daha fazla olarak, Allah, peygamber, Kur’an, Sünnet, Fıkıh, din, iman, insan hakları, hayvan hakları, kelimeleri çıkarsa, haberlerin ağırlığı o yönde olursa tecavüzler, gasplar, terörler, hırsızlıklar, öldürmeler, kumpaslar durur, insani adaletten şikayet eden herkesin istediği İlahi adalet bu dünyada tecelli eder.