Küresel ölçekte belirsizlik ve kırılganlığın büyük bir süratle artmaya başladığı bir süreçten geçiyoruz. Ne getirip götüreceği pek kestirilemeyen yeni eğilimler bu süreçte etkili oluyor. ABD parasal genişlemeyi kısmaya hazırlanıyor, AB deflasyon endişesi ile kısa vadeli faizleri geriletiyor, Rusya TIR anlaşmasından çekiliyor ve mal akışını farklılaştıracak kararları uygulamaya koyuyor; bu yeni durum Çin’i reformlar konusunda tepki vermeye zorluyor. Orta Doğu’da ise kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamanın imkansızlaştığı koşullar devreye giriyor. Fakat ülkemizi yönetenler bu anormalliği görmezden gelmekte ısrar ediyor.

Geleceğe yönelik herhangi bir hesap yapmadan, öncelikle küresel düzeyde olup bitenleri gerçekçi bir şekilde değerlendirmek ve gelecekte yaşanacakları öngörmeye çalışmak gerekiyor. ABD’ye ilişkin gelişmeler risk alma isteğini azaltarak Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının karşılanmasını tehlikeye sokuyor. Diğer gelişmeler ise ihracatla mevcut düzeyin korunmasını zora sokuyor. Sonuçta ekonomimizin daralması, işsizlik ve enflasyonun daralması, işsizlik ve enflasyonun kontrolsüz bir şekilde artması olasılıkları güçleniyor. Gerek Orta Vadeli Plan gerekse 2014 yılı Bütçe Tasarısı bu anormalliği hiç dikkate almıyor.

Şahsen küresel düzeydeki farklı gibi görünen gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Hepsinin eşanlı olarak yaşanmaya başlaması pek dile getirilmeyen bir gidişata işaret ediyor olabilir. Ağırlaşması önlenemeyen sorunlar yeni bir kutuplaşmayı zorluyor gibi görünüyor veya başka bir deyişle küreselleşme ısrarından vazgeçildiği anlamına gelen korumacı uygulamaların devreye girebileceğini hesaba katmak gerekiyor. Geçmişin gelişmiş ekonomilerinin bir kutup ve onların kısmen dışlamaya çalıştığı Çin ve Rusya ekseni bir diğer kutup olarak ortaya çıkabilir. Bu yöndeki gelişmeler küresel düzeyde yıkıcı dalgalanmalar yaratarak ticaret hacmini geriletebilir. Çin mallarının değişik yollar ile gelişmişlere girişinin engellenmesi gelişmişler nezdinde enflasyon baskısını ve diğerlerinde ise işsizliğin artmasını tetikleyebilir. Bu aşamada sormak gerekiyor: Siyasi iradesi ve iş dünyası ile Türkiye böylesi gelişmelere hazırlık yapıyor mu Ne yazık ki bu soruya olumlu yanıt veremiyoruz ve böyle olduğu için beklentilerin bozulmasını önleyemiyoruz...

Dış finansman ihtiyacının karşılanamaması öncelikle döviz kurlarını, devamında ise enflasyon ve faizleri olumsuz yönde etkiler. Tüketim ve yatırım eğilimi kaçınılmaz olarak geriler, bütçe gelirleri hızla azaldığı için seçim hesaplarına bağlı olarak arttırılan kamu harcamaları nedeniyle bütçe açığı büyür; hızla azalan kaynakları öncelikle kamu kesimi kullanır ve içinden çıkılması imkansız bir kısır döngüye girilir. İflaslar ve istikrarsızlık birbirini beslemeye başlar. Türkiye ekonomisi, hesapsızca ağacın en üstteki ve en kırılgan dalına çıkmış ve inemeyen, inmek için itfaiyenin yardımını bekleyen kediye benziyor!... Ama yardıma çok ihtiyacı olduğu halde görüntüyü bozmamak için sesini de çıkaramıyor!.. Yanlışlar yeni yanlışlar ile düzelmiyor. Koşulların bize uyacağı günler ufukta görünmüyor...

Ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı hesaplardaki hesapsızlığı gizlemek ve beklentilerin bozulmasını öteleyebilmek için sürekli tasarruf diyor; kredi kartı kullanımının ve bireysel kredilerin sınırlanmasından bahsediyor. Fakat kamunun bu kelimeyi neden sözlüğünden çıkardığını anlatamıyor. Bu aşamadan sonra söylem veya iyi niyet yetmiyor; isabetli teşhis ve eylem gerekiyor ama seçim hesapları nedeniyle bulunamıyor...

Büyük risk taşıyan iş dünyası iki ateş arasında sıkışmış ve sağduyusunu kaybetmiş bir görüntü sergiliyor. Giderek olumsuzlaşan küresel koşullar bir an önce risklerini azaltmasını gerektiriyor. Seçim hesapları ise siyasi baskıya dönüşerek onları daha fazla risk almaya zorlayacak izlenimi yaratıyor. Bu açmazda rahat uyumanın yolunu gözlerini ve akıllarını kapatmakta arama gafletine düşüyorlar. Haberiniz olsun, siyasi iradenin güdümündeki medya ve iş dünyası çok uzun bir süredir bindiği dalı kesiyor ve bu dal kırılmak üzere, gün sayıyor...