Ülkece ve milletçe son yüz yılda müthiş hâdiseler yaşadık. Birinci Dünya Savaşı’na girdik. Ülkemiz işgâl edildi. Lozan Antlaşmasını yaşadık. Bunun ardından ülkemizde dünya tarihinde eşine, benzerine rastlanmamış gelişmeler oldu. 1950’ye kadar ülkemiz mutlak istibdat idaresi altında yaşadı. 1950’den sonra da peş peşe darbeler oldu. Dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmamış terör hâdiseleriyle yüz yüze geldik. Dört bir yanımız ateş çemberiyle sarıldı. Yüz yıllık bu kargaşadan sonra başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim ve şu soruyu kendi kendimize soralım: Arkadaş, biz hür müyüz, esir miyiz?.. Bu soru karşısında celâllenip, “elbette hürüz! Kim bizi esir alacakmış! Bize yan bakana yan çakarız!” diyen arkadaşlara; “Hele durun, sâkin olun da konuşalım!” diyor ve hemen peşinden zihnimizi kemiren soruları peş peşe sıralıyoruz:

Arkadaşlar, biz hür isek, hür idiysek, bin yıllık değerlerimiz bir anda nasıl değiştirildi? Bunu kim istedi? İdareyi ele alanlar bunu kendi hür iradeleriyle mi yaptı?

Biz hür isek, petrol kuyularını niçin işletemiyoruz? Bor madenini niçin değerlendiremiyoruz? 

Biz hür isek, paraların üzerinde niçin “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” yazılı? Nisbet “î”si niçin yok? Niçin koskoca Cumhurbaşkanı ve Başbakan Merkez Bankası kararları karşısında rencide olduklarını açıklıyor? 

Biz hür isek, başında sözde “Millî” tâbiri olan “Eğitimde” müfredatı niçin kendimiz yapamıyoruz? Niçin müfredatı ABD Büyükelçiliğinin nezaretindeki “Fullbright Eğitim Komisyonu” hazırlıyor? 

Lütfen bütçeyi elinize alıp inceleyin. “Gelir hânesinde” ne var? Büyük ekseriyeti bu gariban milletin verdiği vergi değil mi? Peki bize ait olan imkânları niçin kullanamıyoruz? Meselâ iki Boğaz’dan geçen gemilerden niçin tek kuruş gelir elde edemiyoruz? Bakınız, “sun’î boğazlar”dan olan Panama Kanalı ile Süveyş Kanalı, o ülkelere muazzam ekonomik katkı sağlıyor. Her iki kanaldan da geçen gemilerden yüklü ücret alınıyor. Şayet biz Çanakkale Boğazı ile İstanbul Boğazından geçen gemilerden o kanallardan geçen gemilerden geçiş ücreti almış olsak, inanın ülkemizin maddî sıkıntısı kalmaz. Ülkemizin tesislerinin, kuruluşlarının, limanlarının satılmasına ve faizle borç alınmasına gerek kalmaz. Bu gariban halkın omzundaki yük de büyük ölçüde hafiflemiş olur. Diyeceksiniz, “Montrö Antlaşması var” Yani 1923’te şu bazıları tarafından zafer diye takdim edilen Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan “Boğazlar Sözleşmesi”nin yerine geçen antlaşma. Gerek Lozan Antlaşmasıyla birlikte imzalanan o antlaşmada, gerek 20 Temmuz 1936’da İsviçre’nin Montrö şehrindeki toplantının ardından 20 Temmuz 1936’da imzalanan antlaşmada; “Türk boğazlarından geçecek hiçbir gemiden zorunlu ücret talep edilemeyecektir” maddesi var. Yahu bu nasıl iş? Bu ülke bizim ise, biz gerçekten hür ve müstakil bir ülke isek, bize ait bu imkânı kullananlardan nasıl ücret talep edemeyiz? Bu nasıl antlaşma? Burası yolgeçen hanı mı? İyi yani, Panama ve Süveyş kanallarından geçen gemilerden ücret alınacak, ülkemizin boğazlarından geçen gemilerden ücret alınmayacak! Bu nasıl iş? Sırf bu menhus antlaşmaya rekabet için “Boğaz İstanbul Projesi” hayata geçirilmeye çalışılıyor. Akıl sır erecek iş mi?..

İnanın gırtlağa kadar doluyum. Haydi devam edelim: Biz hür isek, ülkemizdeki 40’tan fazla ABD ve NATO üsleri ne oluyor? Bunlar bağrımıza saplanmış hançer gibi. Hem kucağımızda oturuyorlar, hem sakalımızı yoluyorlar. Gözümüzün içine baka baka, bizimle alay edercesine komşumuz olan İslâm ülkelerinde yaşayan kardeşlerimizi öldürüyorlar. Ülkemizin kuyusunu kazan ve bölmeye çalışan terör örgütlerine destek veriyorlar. Artık mızrak çuvala sığmıyor. Dün yalnızca şehit Eşref Bitlis Paşa gibi birkaç kahraman bu gerçeği söylüyordu. Şimdi ise ülkenin en yetkili ağızları açıkça söylüyor. Yerimiz doldu. Haydi, tekrar sorumuzu soralım: Biz hür müyüz, esir miyiz? Ne dersiniz?..