Toplumumuzda, siyaset denilince ilk akla gelen konu, hitap meselesi…

Bir siyasi, toplum karşısında hitap edebilme kabiliyetine sahipse, bizde her şeyi biliyor anlamına gelebilecek derin bir yanılgı ve bunu başarı şeklinde değerlendirmeler hakim…

Bu açıdan ‘güzel konuştu, iyi hitap etti veya konuşmayı beceremedi’ gibi cümleleri bir siyasi için her an, her yerde duyabilirsiniz.

Bu realite; hitabın, şiirin, duyguları okşayan retoriğin, tarihten gelen etkisinden kaynaklanıyor ve esasen kültürümüzün bir parçası olarak da gözümüzün önünde duruyor.

Kundakta ninni söylenerek yetişen bir çocuğun, yetişkinlik ve yaşlık evresine kadar hayatın her alanında üzüntü ve sevinçlerini veya sair bütün duygularını hep bir şiir ve nazım şekilleriyle yansıtmak istemesi de duygulara ferman olacak şiirin bizi kuşattığına işaret eder.

Dolayısıyla bu kuşatma meselelere ve özellikle siyasete olan bakışımıza da doğal olarak yansıyor.

Ancak devleti yönetme meselesine gelindiğinde işte orada kendimize ‘bir dakika dur’ diyebilecek bir rasyonalizme ihtiyaç var.

Çünkü liderin veya bir siyasinin güzel konuşması, güzel şiir okuması, toplumu heyecana getirmesi devleti yönetme kabiliyetine sahip olduğunu göstermez.

İşinin ehliyse, milletin ve devletin sorunlarına dair çözümler üretip, ehliyet ve liyakate sahipse bunun yanında hitabı da iyiyse sorun yok (ki hitabet olmasa da olur); öte yandan iyi hitap ediyor; ancak ehliyet ve liyakat sahibi değilse “değil o kişinin lider olması, milletvekili bile olmasına izin verilmemeli…”

Sırf bu nedenden ötürü yaşadığımız Osmanlı ve Cumhuriyet tecrübesi süreçleri, bizde gerekli derslerin alınamadığını söylüyor.

Evet, her milletin şiiri vardır, efsanesi vardır, mitleri vardır, destanları vardır ve devlet de duygulara hitap eden bu başlıklarla kurulur; fakat bu başlıklarla ayakta kalamaz.

Mutlaka rasyonel temellere oturan, ehliyet ve liyakat sahibi devlet adamlarından oluşan teknokrat ve entelektüel seviyeye ulaşmış bir kadronun varlığı devletler için hayati öneme sahiptir.

Ama maalesef ülkemizin içinde bulunduğu durum, bu hayati öneme sahip noktanın tam manasıyla kavranmadığını ortaya koyuyor.

Tam da bu noktada,

Şiirle ve hitabetle coşarız; ama şiirsel duygularla hukukumuzu ayakta tutamayız.

Lirizmle duygular okşanır; ancak refah toplumunu şiir ve hitabetle inşa edemeyiz.

Şiirle tefekkür de ederiz; fakat sosyal dengelerimizi şiirle tesis edemeyiz.

Epiksel kahramanlık nidalarıyla şanlı hitabet naraları atarız, öte yandan güvenlik koridorlarımızı şiirle muhafaza edemeyiz.

Retorikli anlatımlarla tarihimizle övünebiliriz diğer yandan tarihimizi geleceğe salt söylemle taşıyamayız.

Bütün bu saydıklarımız şiirin önemini yadsımak anlamına gelmiyor. 

Ancak devlet mekanizmasının sağlamlığı, aklı merkeze koyan, ülkenin temel sorunlarını bilen ve onlara mutlak çözümler getirecek rasyonel kadro ve zihniyetlerle hakim kılınabilir.

Aksi takdirde belirli ölçülerden uzak zihinler ve kadrolar, devletin ve toplumsal yapının çürümesine sebep olmaktan başka bir kötülük yapmamış olur.

Bu noktada da “Ne yani şiiri toplum hayatımızdan çıkaralım mı” diye bir soruya ise ‘tabi ki hayır’ diyoruz.

Sadece şiiri ve hitap etme yeteneğini, ‘bir bütünün, bütün parçası olarak değil; bir bütünün bir parçası olarak görelim’ diyorum.

Çünkü günün sonunda, veriye dayanmayan konuşma, hamasetten öteye geçmiyor.

Zaten devlet için gerekli olan da hamaset değil, bilgi ve veridir.

En Güzel’e emanet olun efendim…