Zaman çok hızlı değişiyor. Mevsimler sürekli kendi
devinimi içinde hareket ediyor. Tabiat yeni örtüsüne bürünüyor. İnsan da bu
değişime tabi oluyor. İyi olanların bir
kısmı iyi olmaya devam ediyor diğer kısmı kötüleşmeye bozulmaya yüz tutuyor.
Kötü olanlardan az bir kısım iyileşme emaresi gösterirken diğer geride kalan
kısım daha da şiddetli bir kötülük sarmalının içerisine doğru derinlemesine yol
alıyor. Modern zaman insanının en önemli açmazlarından biri de kendisi için
neyin iyi neyin kötü olduğu ayırdına varamamasıdır. Bunda dünyanın hızlı
değişiminin, iyilikle kötülüğün arasının iyice flulaşmış olmasının etkisi de
büyüktür. Bu bakımdan insan bir takım zorlukların esiri olarak neredeyse
oyuncak olmuştur. Özellikle bütün dünyada hemen hemen her ülkenin ortalaması
olan orta sınıflar; borçlarından dolayı soluğu kesilmiş, korkularından ötürü
felce uğramış ve panik içinde yaşama uğraşı veriyor. Yaşama korkusu, düşme
korkusu, işini kaybetme korkusu, otomobilini, evini, eşyalarını kaybetme
korkusu onu çepeçevre kuşatmıştır. Olmak istediği için sahip olması gerekenlere
ulaşamama korkusu ile bütün muvazenesini kaybetmiş, şuursuz bir şekilde kendini
de, hakikatini de kaybetmiştir. Her şeyi
bu korkuları üzerine inşa ederken, çocukları için de benzer bir korku duvarı
örmeyi başarmıştır.
Bir yandan da içten içe bir gevşekliğe, zihinsel ve
eylemsel olarak da felce uğramış gibi boşlukta salınıyor, sistemin verdiği yöne
doğru savrulup duruyor. Her şeye bakması için güdülenen insan, ekranların
çözünürlüğü arttıkça, görmesindeki kalınlaşmanın farkına varamayacak kadar
perdeleniyor, körleştiriliyor. Giderek şartların getirdiği her ne varsa ona
doğru kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz gidiyor. Bir temel doğrusu olmadan,
bir tercih yapabilme kabiliyeti olmadan ön kabullerle yaşantısını
gerçekleştirme yönünde adımlar atıyor. Onun için çoğunluğun içinde çürüyor.
Çoğunluğun ahlaki ve manevi değerlerine sahip oluyor bu da bireysel ve
toplumsal çürümeyi hızlandırıyor. Çoğunluğun vermiş olduğu güç hazzı ile hiçbir
kaygı gütmüyor. Ancak farkında olunsun olunmasın her zaman insan fıtratında
çoğunluğa meyil vardır. Büyük musibetler, çoğunluğun kibri üzerine gelmiştir. Bu açıdan çoğunluğun yönetmesi veya
kuralları koyması istisnai bir durum değildir. Çünkü güç, çoğunluğa
hasredilmiştir. Modern dünyanın demokrasi aldatmacası da çoğunluğun üzerine
inşa edilmiştir. Bu bakımdan azınlıkların, yani güçsüzlerin ezilmesi,
sömürülmesi de bundandır. Yaşadığımız her şey aslında dünyaya bakmayı aşıp,
dünyayı görme kabiliyetinden yoksun oluşumuz ve tercihlerimizin niteliğinin
olmayışından kaynaklanıyor. Bakmakla yetinmenin gerçek (Hakikat) ile aramıza
ördüğü engeli bir aşabilsek, içimizden dışımıza doğru yenilenebilsek her şeyi
görmeye başlayacağız da, işte buna pek mecalimiz yok. Baktığımız da sadece etiketleyip,
tanıyabiliriz oysa görmeye başladığımızda anlayabilir, seçebiliriz.
Çelişkinin içinde hem her şey hem de hiçbir şey, hem
yaşam hem de ölüm, hem yakın hem de uzak, hem önce hem de sonra birlikte
bulunur. Bütün savaşlar açlığı çağırır. Körleşen hareket edemez hale gelen toplumlar, görme kabiliyetini
kaybedenlerdir. Bugün hem içerdeki olayların serencamını, hem çevremizde
cereyan eden olayların serencamını daha iyi kavrayabilmek için şu örneği görmek
bile yeter. Aziz Augustine Büyük İskender in esir aldığı bir korsanın
hikâyesini anlatır. İskender korsana «Hangi cesaretle denizlere saldırganlık
yapabildin » diye sorar. Korsan «Sen hangi cesaretle tüm dünyaya
saldırabildin » diye cevaplar. Ve konuşmasını şöyle sürdürür: Ben sadece çok
küçük bir gemiye sahip olduğum için korsan diye adlandırılıyorum sense aynı
şeyi çok büyük bir donanmayla yaptığın için imparator olarak
adlandırılıyorsun. Bugün okyanus ötesi taşınan demokrasi leri İnsanların
iyiliği için, gelişmesi için atılan bombaların neye tekabül ettiğini daha iyi
anlayabiliriz. Bütün sistemin dünyadaki insanların emeğini, yaşama hakkını
nasıl bir çoğunluk oyunu ile ele alıp, bir avuç mutlu azınlık
oluşturduklarını görebiliriz. İşte o vakit zevahiri kurtarmaktan vazgeçip, daha
büyük bir mücadelenin içerisine girebilir ve Peygamberi yolun yolcusu olmaya
revan oluruz. Yolda olmak her kişi karı değildir, er kişi karıdır. Hoşça bakın
zatınıza
TAŞ GEMİ
Arabî, Farisi dilin olmasa
Bülbüle münasip gülün olmasa
Asla bir meslekte elin olmasa
Dava ile sultan olsan ne fayda (Âşık Sümmani)
Bize Kadar
İsmet Özel, İnsanoğlu şahsiyetinin sırrını bildiklerine
değil, anladıklarına borçludur der.
İlhan Berk, Sessiz değilsin. Büyük bir gürültünün
içindesin, duymuyorlar diyor.
Dur, dinle. Hep
konuşursan hiçbir şey duyamazsın. (Kızılderili Atasözü)
Hz. Mevlana Yapraksız kaldın diye gövdeni kestirme. Zira
bu işin baharı var der.
Abdülhâkim Arvasi Hazretleri nin buyurduğu gibi; Kibrin
en kötüsü, tevazuun içine gizlenmiş olanıdır.
Feridüddin Attar, kurtuluşun yönüne işaret ediyor;
Kurtuluşun üç yolu vardır: Allah tan korkmak, helal rızık aramak ve doğru
yolda yürümek.
Vedat Severoğlu nun dediği gibi; Hayat ne aşk davasıdır,
ne de ekmek kavgasıdır. Hayat insan kalabilme mücadelesidir; şerefinle, namusunla, onurunla.
Ahmet Avcı diyor ki; İtirazı olmayanın, imtihanı
yoktur.
Üzeyir Türk, ekliyor ve diyor ki; Fikirleri, idealleri,
kıymet hükümleri olan insanlar, çevrelerine uyduktan sonra sadece teni ile
yaşayan bir insana dönerler.
İstersen, İslam ın
Mirası (Batıyı Büyüleyen İslam), Maxime
Rodinson un kitabını bu hafta okuyabiliriz. Çeviren in Cemil Meriç olduğunu
hatırlatmalıyım.
DAĞARCIK
İddiasını kaybeden itibarını da kaybeder. O yüzden bir
medeniyet iddiamız varsa vakur bir duruşa, esaslı bir tasavvura ve vahyi bir
tefekküre ihtiyacımız vardır. Asli medeniyet kodlarımız bizi kurtuluşa ve
izzete, taklitçilik ise bataklığa ve zillete götürecektir/götürmektedir.
(Muhammet Esiroğlu ndan Tadımlık )
TEKKE
Ölçü kavramı insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihi
incelediğimiz zaman görürüz ki bireysel toplumsal doğal bütün felaketlerin
sebebi ölçüsüzlüktür. Bundandır ki ilahi uyarılar hep ölçü üzerine haddi
aşmayın, ölçüyü bozmayın diye. Allah haddini bilenlerden eylesin. (Emrullah
Öztürk ten Tadımlık )