“Türk Dış Politikasında U Dönüşü mü?”, “Türk Dış Politikasına Format mı Atıldı?” ve “Dış Politikada Eski Defterleri Kurcalama” başlıklı yazılarımda son bir kaç gündür yaşanan ve önümüzdeki günlerde de yaşanması beklenen bir takım “olağanüstü gelişmelere” (örneğin Mısır ve hatta Suriye-Esad rejimi ile ilişkilerde olacağı gibi) dikkatleri çekmiş ve tüm bunların bir sürpriz olmayacağının altını çizmiştim. Ve en temel gerekçe olarak da karşı karşıya bulunulan “beka” sorununu belirtmiştim.
Evet, gelinen şartlar itibarıyla Türkiye bir “beka sorunu” ile karşı karşıya ve bunun üstesinden gelebilmek için yeni sorunlara yol açma potansiyeli, kapasitesi hiç de göz ardı edilemeyecek olan bir takım radikal adımları peş peşe atıyor. Peki, bu adımlar gerçekten Türkiye’yi kurtarır mı?
Açıkçası bu sorunun cevabı Türkiye’nin kendisine dayatılan “şartları” nereye kadar kabul edeceğine bağlı. Çünkü, dışarısı tarafından “taviz” ve “acziyet” kapısının açılması olarak değerlendirilen bu adımlar, Ankara’dan daha başka taleplerde de bulunulabileceği şeklinde bir sürecin önünü açmış bulunmakta.
Örneğin, Rusya bağlamında yaşanan gelişmeler meselenin sadece “özür” veya “tazminat” ile sınırlı kalmayacağını gösteriyor. Nitekim Moskova’dan yapılan son açıklamada Federasyon Konseyi Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Kosaçev, Türkiye’den özür dışında Suriye ve Irak’a yönelik politikalarını da değiştirmesini beklediklerini vurguladı. Rusya senatörü İgor Morozov da Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için “El Nusra’ya verilen desteğin son bulması” gerektiğini söyledi.
Rusya’dan üst üste gelen “ayrıca” taleplerin öz Türkçesi şu: “Türkiye’yi kuyruğundan yakaladık, bu fırsatı sonuna kadar kullanalım” şeklinde.
Peki, bu talep bir sürpriz mi? Elbette hayır. Nitekim bu köşede, “Dış Politikada Eski Defterleri Kurcalama” başlıklı yazımda aynen şu tespiti yapmıştım: “... Fakat tüm mesele bir kez daha Türkiye’nin Suriye krizinde izlediği politikasını değiştirmekten geçiyor. Rusya kadar, İran da bunu Ankara’dan bir kez daha isteyecektir.”
Üstelik Rusya bu konuda yalnız değil. Türkiye, sistematik bir şekilde sağlı sollu hamlelerle bir kumpasın içerisinde. Türkiye’ye karşı kolektif bir oyun var ve ne yazık ki hangi akla binaen gündeme getirildiği belli olmayan “Değerli Yalnızlık” politikasının acımasız sonuçları ile karşı karşıya.
Ve bu oyun 2012’den itibaren sergileniyor! ABD’nin Suriye politikasında radikal bir politika değişikliği olarak yorumlanan Cenevre Sürecinin içerisinde yer alması ve bu kapsamda Rusya-İran tezlerine yanaşması Türkiye’yi açıkça yüzüstü bırakması olarak kendisini gösterirken, bu gelişme de doğru bir şekilde analiz edilemedi.
Biz bu oyunu bu köşede o tarihten itibaren deşifre etmemize rağmen ne hikmetse inadına bir “stratejik körlük” ile karşı karşıya kaldık ve şimdi hep birlikte ağır bir bedel ödemeye zorlanıyoruz. Öyle bir bedel ki, sadece günümüze yönelik politikalar değil, geleceğe yönelik vizyon ve misyonumuz da tehdit altında.
Birileri ile sorunları giderelim derken, başka yerlerde yeni sorunların başlanıldığı acaba ne kadar görülebiliyor? Bunu dengelemeye yönelik ne tür tedbirler söz konusu? Bu bağlamda İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nda gerçekleştirilen son saldırıyı nasıl değerlendirmek gerekir?
Nitekim bu hususa yine “Dış Politikada Eski Defterleri Kurcalama” başlıklı yazımda değinmiş ve şu ifadeleri kullanmıştım: “...Türkiye zor bir tercih ile karşı karşıya. Ya Rusya-İran ikilisi ile yeni bir süreci başlatacak ya da ABD’nin oldubittilerine dayalı bir ilişkiye evet diyecek. ABD ye hayır derken, birçok sürprize de hazır olduğu mesajını çok açık bir şekilde belirtecek. Açıkçası Ankara açısından oldukça zor bir durum söz konusu. Özellikle de rahmetli Menderes’ten bu yana yaşanan bir takım tercihlerin maliyetleri göz önünde bulundurulduğunda...”
Dolayısıyla burada asıl mevzu, dış politikada düşman cepheyi azaltmaya yönelik bu girişimlerin, özellikle de Rusya bazlı atılan adımlara “diğer cephe”nin vereceği tepki. Yani, stratejik derinliklerinde “siyaset-strateji-araçlar” bağlamındaki ahenksizliği telafiye yönelik bir takım girişimlerde bulunan ve hasarları hızlı bir şekilde “onarmaya” çalışan Türkiye çok daha derin bir “vurgun” ile karşı karşıya kalabilir.
Uyanalım ve kendimize gelelim! Türkiye’nin bölgesinde iddiasız bir devlet olması isteniliyor. Sadece tarihsel coğrafyası ile değil, kendi sınırları içerisindeki halk ile de sorunlu, kendi içine gömülmüş ve hatayı hep kendisinde arayan bir Türkiye. O yüzden buna çanak tutacak her türlü söylem ve politikadan uzak duralım. Aksi takdirde bunu bu ülke daha fazla kaldıramaz.