Asım Gültekin güzel bir insandı, iyi bir ata binip aramızdan ayrıldı. Kabına sığmayan biriydi, atak ve cevval. Organize kabiliyeti son derece iyi, sabırlı ve de fedakâr. Dergi ile tanıştık Asım’la. Bir “dergi” ne büyük tanışıklıkların kapısını açıyor. Doksanlı yılların başında bir grup arkadaşla Kardelen dergisini çıkarıyoruz. Derginin son sayfalarını okuyuculardan gelen mektup ve ürünlere ayırdık. Sayfa ile şair Arif Dülger ilgileniyor. Taşova’dan bize mektuplar gönderen Asım Gültekin ismi ile ilk orada tanışıyoruz.

Taşra sınırlarını aşmış bir liseli öğrencinin mektupları bunlar. Çok geçmeden Asım Gültekin öğreniminin geri kalan kısmını tamamlamak üzere İstanbul’a gelmiş ve yüz yüze tanışma imkânını bulmuştuk. Nerede kültürel bir etkinlik varsa Asım koltuğunun altında son çıkan dergilerle birlikte mutlaka oradadır. Onun bulunduğu yerde mutlaka “bir şeyler yapmak” heyecanı vardır. Sayamayacağımız kadar derginin çıkmasına öncülük etmiştir. Sınıfa sığmayan bir öğretmendir Asım. Ders biter bitmez okulu ve öğrenciyi terk etmenin klasik öğretmen davranışı olduğunu biliyoruz. Asım Gültekin bu ezberi daha ilk günden bozmuş bir eğitimciydi. Örgün eğitimle yaygın eğitimi kaynaştırma başarısı gösterebilmiştir. Gençlerle her müsait zeminde oturup çay içer onlara dostça davranıp rehberlik ederdi.

Bu kadar cümleyi Asım aramızdan ayrıldıktan sonra kurdum. Birçok kişi yukarıdaki satırların dört beş misli yazılar yazdılar Asım kardeşimize dair. Yaşarken esirgediğimiz satırlardı bunlar. Belki de üşendiğimiz ya da önemsemediğimiz cümleler. İyi de neden?

Asım kardeşimiz gibi daha nicesi yaşarken zihin boşluğumuzda söze konu edecek denli bir yer kaplamazken aramızdan ayrılınca birdenbire (Asım Gültekin’in kitabından mülhem “Birdenbine”) nasıl da cümlelerin biri bitip diğeri başlıyor. Hakkı teslim geleneği denilen şey insanlar hayatta iken onlara yakışır olan şeyi iade etmeyi gerektirir. Yaşarken fark edemediğimiz Asım’ı ölümüyle beraber fark ettik. Şimdi yanı başımızda sürünüp geçtiğimiz birçok değerli isim gölgeler halinde yaşıyor. Sanırım onlara da canlı kanlı halleriyle aramızdan ayrıldıkları zaman iade-i itibar yapacağız.

Dostlarımızın aramızdan ayrılması ile birlikte onları daha net görebilme imkânına kavuşuyoruz sanki. Bütün bu yaşarken görememezlik hali yakınımızdaki insanlara fazlasıyla alışmaktan ileri geliyor. Alışınca sadece yanımızdakini değil onda var olan meziyetleri de göremiyoruz. İyilik, güzellik ve yakışırlık hep başkasına ait niteliklerdir. Ölünce yaşayanlarla aramız belirgin şekilde açılır. Bu mesafe bir çeşit “kıymetbilirlikmesafesi”dir. Bir insana ne kadar fazla yaklaşırsanız onu o denli görme imkânınız azalır. Ondan makul mesafe uzaklaştığınızda bütüncül görebilme imkânını yakalamış olursunuz.

Asım’la son konuşmamızı yaklaşık bir ay evvel telefonda yapmıştık. Orada konuştuğumuz meseleler aşağı yukarı bu yazının konusu gibiydi. Kültürel ve entelektüel enerjisini kanalize edecek bir muhatap bulamamak başta olmak üzere daha birçok mevzuda dertleşmiştik. Kendi çaba ve yorgunluğundan değildi şikâyeti elbette. Oturmaya güç yetirebilenin yatmasından, ayakta durması gerekirken etrafındakilerin oturmasından, yürümesi lazımken ayakta dikilenden, koşacak enerjisi olduğu halde yürümeyi tercih edenlerden müşteki idi. Heyecan ve coşku eksikliğinin hareketin önünde en büyük engel olduğu üzerine konuşmuştuk. Pandemi süreci biter bitmez oturup çay içmek üzere sözleşip ayrılmıştık.

Böyle bir vefat yazısı yazacağımı nereden bilebilirdim ki? Keşke arayı o kadar uzun tutmasaydık. Daha çok sebepsiz otursaydık, daha çok çay içseydik, daha fazla sevgi cümleleri kursaydık.

Allah rahmet eylesin, cennet mutluluğu nasip etsin.