Aşk bahçemi süsleyen ateş böceğim misin

Evimin içine kadar dolan bu ses, yakın civardaki bir

okuldan geliyordu. Biraz düşününce bunun bir 23 Nisan kutlaması olduğunu

anladım. Anladım ama hayret etmedim. Çünkü okullarımızın zilleri, yeni moda

şarkılara döneli çok uzun zaman olmuştu. Daha birinci sınıfa başlayan küçücük

çocukların günde kaç kez kulağına bu sesler doluyordu kim bilir.

Hâl böyle olunca, Milli bir bayramımızın da bu şekilde

kutlanmasını yadırgamadım. Ama sormadan da edemedim kendime, ne zaman bu hale

geldik Ne zaman adına Milli dediğimiz günleri böylesi yaşar olduk

Şu bir gerçek ki; biz, önemli günlerimizi şarkılarla,

danslarla, kızlı erkekli oynanan (güya milli dansımız) folklor gösterileriyle,

daha evlilik nedir bilmeyen çocuklara oynatılan gelin-kaynana piyesleriyle

kutlamaya başladığımızdan beri, milli benliğimizdeki şuuru kaybettik! Ne yazık

ki, kaybettiğimizi bulduracak bir aşkı da, yıl yıl içimizde tükettik. Oysa

güzel olmaz mıydı, anneler elinden tutup getirdiği küçücük çocuklarını güven

içinde okullarına bıraksalardı Eve döndüğü zaman gözlerinin içi parlayan, her

geçen gün ailesine, dinine, vatanına daha büyük bir aşkla bağlanan bir genç

olarak büyüseydi o çocuklar. Öğretmenini ikinci bir anne veya baba gibi görüp

sevebilseydi...

Çocukluğun gençliğe dönüştüğü bu yer öylesine özveriyle

hazırlansaydı ki, gerçek bir mektep, medrese olsaydı. Buz gibi havalar estiren

Günaydın ve Tünaydın lar kaldırılıp, yerine samimi bir kucaklaşma hissi

oluşturan Allah ın selamı getirilse Girişinde besmele yazan ve daha adım

atarken şeytanın dışarıda kaldığı bir yuva olsa burası. Her köşesinde, gayrete

ve aşka getirici ayet ve hadisler... Işıklandırmalarla geçen günün anlamlı

sözleri Fatih Sultan Mehmet, Seyit Onbaşı, Abdülhamit Han ve nicelerinin

resimleri Selahattin in, Alparslan ın gayretleri olsaydı. O okulu, o ruhun

ayakta tuttuğunu hissetseydi, dışarıdan bakan.

Müfredatını Batı ya göre değil, İslam a göre, şanlı

ecdada göre düzenleyen bir sistemle işleseydi burası. Kız çocuklarına

Meryemler, Hanneler anlatılsa; Fatımalar, Asiyeler özendirilse; Medyenli iki

kızı araştırma ödevi verilseydi Erkek çocuklar Hasan olarak, Ahmet olarak

gittikleri okuldan; Yavuz olarak, Süleyman olarak dönselerdi. Öyle bir

kutlansaydı ki özel ve önemli günlerimiz; Mart ayında Seyit, Nisan ayında

Muhammet, Mayıs ayında Fatih olsaydı evlatlarımız. Gün geçtikçe öğrenim konusu

değişse, ama heyecan ve aşk değişmeseydi.

Tekbir ve salâvatlar çalsaydı okul zillerinde. Dayan

Mücahidim, Kalksam Dirilsem, Bir İnfilak Bekliyoruz dinletilseydi

teneffüslerde. Müzik derslerinde İnananlar Geliyor diye bağırsaydı çocuklar.

Şehit tahtında Rabbe gülümser söyleyerek şehitliğe gülümsese, Adı için

yaşamak nasıl olur, onu öğrenseydi. En önemlisi de, Hayat, iman ve cihat

ezgisini kafasına kazısa ve bu şuurla, imanlı bir genç olarak ecdadı gibi

tarihe kazınsaydı. Gerekirse her gün değiştirilseydi marşlar, her ders

yenilenseydi.

Din dersinde ayet ayet, sure sure yürütülseydi yıldızlar

Mekke den Medine ye. Çağlara yürüyen, kaburgasında hasır izleri olan Kutlu

Önder (S.A.V.) anlatılsaydı öğrencilere. Yarışmalar düzenlense ve ilmiyle her

ayın Ali si seçilseydi sınıfta. Edep ve hayâda öne çıkan Osman ı temsil etseydi

gençler Matematik dersinde, faiz problemleri değil, zekât problemleri

çözülseydi Allah Resulünün eğitime ne kadar önem verdiğini bilseydi

öğretmenler. Savaşta esir alınanların birçoğunu, okuma yazma bilmeyenlere

öğretmenlik yapmak şartıyla serbest bıraktığını... Musab bin Umeyr in bir

temsilcisi olarak görev yaptıklarının bilinciyle yetiştirselerdi yeni neslin

Musablarını. Her biri bir tebliğci olarak, dinin davetçisi olarak mezun olsaydı

okullarından.

Ezberci değil, ezber bozan bir sistem getirilseydi

eğitimimize. Öğrenciler, ödev yığınları halinde boyunları bükülmüş, suratları

kararmış olarak değil; o gün öğretmeninin anlattığı, anlatırken yaşattığı

tarihi kahramanı ve bir gün gelip onun gibi olma umudunu içinde hissettiği için

heyecanından yerinde duramayarak geçirseydi gününü. Eve gelir gelmez, televizyonu

açıp, sahte bir hayatı izlemektense, altın gibi bir çağın mimarı olabileceğini

bilerek büyüseydi.

Ana babaya öf bile dememeyi öğretebilseydik

çocuklarımıza, huzurevine terk edilmiş, pencerelerden bakışlarını alamayan

yaşlılarla dolup kalmazdı yurdumuz. Hakkıyla çocuk yetiştirmenin en büyük cihat

olduğunu öğretebilseydik annelerimize, en çok şefkate ihtiyacı olduğu zamanda

kreşlerin eline bırakılmış, sorumluluğunu bilmeden büyüyen oyun çocuklarıyla

dolmazdı evlerimiz.

Vaktinde çiçek, börtü-böcek şiirleri ezberletmek yerine,

Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır dedirtebilseydik çocuklarımıza; başına

buyruk, nemelazımcı, lüks ve eğlencenin eline düşmüş, cihattan bîhaber olarak

gitmezdi asker ocağına, erkek çocuklarımız.

Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız masallarıyla uyutmak

yerine, Zeynep Gazali nin, Nesibe Hatun un masallarıyla uyanık tutsaydık kız

evlatlarımızı, nice uyuyanı onlar uyandıracaktı imanlarıyla.

***

Hayali olmayanın gerçeği olmaz! diyerek çizdiğimiz bu

tablo, bir gün gerçeğe döner mi dönmez mi bilinmez. Ama şurası acı bir gerçek

ki; bu düzensiz düzen, bu sistemsiz sistem böyle giderse, bizi biz eden

şeyleri, toprağı vatan eden, ahaliyi millet eden, dini hayat tarzı eden

şeyleri, milli ve İslâmî kimliğimizi her geçen gün yitirip gideceğiz; Allah

muhafaza!