Kendisini gıyaben yaklaşık 6 yıldır tanıdığım bir işadamı ile hafta başında kendine ait tesiste yüz yüze tanıştık. Tanışma elbette sohbeti açtı. Bugünlerde sohbet deyince de akla Ergenekon operasyonu geliyor. Genellikle insanlar son olayları nasıl değerlendirdiğimizi soruyorlar Her gün günlük olaylarla ilgili düşüncelerimizi köşemizde aktardığımız için bu soruya vereceğimiz cevap bize göre bir tekrardan ibaret oluyor.
Muhatabım hakkında az çok bilgi sahibi idim ama, böylesine Ergenekon operasyonuna karşı bir tavır sergileyeceğini, bu operasyonu yapanları ağır bir şekilde suçlayabileceğini hiç sanmıyordum. İktidara karşı müthiş bir öfkesi vardı. Aslında öfkesi sadece AKP iktidarına karşı değil, inanç sahibi muhafazakar kesimlere karşıydı. Bu karşı oluşunu da laikliğin elden gitmesi, rejimin tehlikede oluşuyla izah ediyordu. Kendisine eğer sistem demokrasi olacaksa halk iradesine herkesin saygılı olması gerektiğini, halkın verdiği yüzde 50 ya da daha fazla oyun bir değeri olmayacaksa milletin önüne seçim sandığını koymanın bir anlamı olmadığını söylediğimde kendi düşüncesine aykırı bulduğu parti ya da partilere oy verenlerin, kandırıldığını, kitlelerin memleket meseleleri üzerinde bir fikre sahip olmadıklarını karşı görüş olarak ifade ediyordu. Bu mantığın doğru olmadığını demokrasi ile böyle bir düşüncenin bağdaşmayacağını belirterek, "Gerçekten halkı doğru düşünenler ve düşünmeyenler diye tasnife tabi tutup, sizin düşünceniz istikametinde oy kullananları her türlü üstün meziyete sahip olmakla, buna karşı sizin tasvip etmediğiniz doğrultuda oy kullananları aptal, hiçbir şey bilmez ve düşünmez olarak nitelendiriyorsanız işte bu faşizmin ta kendisidir. O zaman rejimi kurtarmak adına sivil siyasete müdahale etmekten vazgeçip, bu memlekette demokrasi olmaz, faşizmle ülke yükselir diyerek milletten destek istenmesi gerekir. Daha doğrusu milletten destek istemeye de gerek yok. Sizi biz yöneteceğiz dersiniz mesele biter" dediğimde bu defa bankaların, pek çok bölgede toprakların yabancılara satıldığını, bunun ihanet olduğunu söyledi. Benim de kendisi gibi yabancılara özellikle finans kurumlarının satışına karşı olduğumu belirttim. Bu arada Oyakbank ın kime ya da kimlere ait olduğunu sordum. Sorumu duymazdan geldi. Sanıyorum arkasından neyin geleceğini tahmin etmişti. Sorumu tekrarladım. Bunu herkesin bildiğini söyledi. Ben de kendisine eğer bankaların yabancılara satılması ülkemiz açısından yanlış ve tehlikeli bulunuyorsa bunun her çeşidine karşı çıkılması gerektiğini hatırlattım. Muhatabım asker emeklisi olduğu için sanıyorum işin bu boyutu üzerinde konuşmak istemiyordu ben de zorlamadım.
Lafı uzatmanın anlamı yok. Belli ki bu ülkede belli bir kesim kendilerini bu ülkenin gerçek sahibi, diğerlerini de sığıntı ya da ikinci sınıf vatandaş görüyor; böyle bir anlayışa sahipler. Onlar ne düşünürse ne yaparlarsa doğru, ama kendileri gibi düşünmeyeler ne yaparlarsa ve düşünürlerse yanlıştalar. İşte bu anlayış darbelere ve darbecilere desteği gündeme getiriyor. Bu anlayış değişmeden, bu ülkede hangi fikrin ve inancın sahibi olurlarsa olsunlar insanlar birlikte yaşamayı öğrenmek durumundalar. İlle de bizim dediğimiz olacak diyenler bilmelidirler ki artık bu anlayış geçerli değil, sayıları giderek azalıyor. Nasıl çoğunluğun azınlığa tahakkümü insan hak ve hürriyetlerini engellemesi yanlış ise azınlığın çoğunluğa tahakküm etme hakkını kendisinde görmesi çok daha yanlıştır. Birlikte huzur içinde yaşamanın yolu herkesin birbirine insan olarak bakmak durumundadır.
Karşımızdakine insan olarak bakmayı öğrenebilirsek bir noktada birleşmek mümkün olabilir. Bunu başaramıyoruz ve birileri kendilerini üstün görüyorlarsa Türkiye taş devrinden öteye geçememiş demektir.
Elbette halk iradesine karşı çıkışın çeşitli sebepleri olabilir. Bunlardan birincisi iktidar sahiplerinin iktidarlarını yitirme endişesidir. Sahip olunan makam ve imkanların elden çıkma ve düne kadar taşralı olarak görmeye alıştıkları kesimlerden gelen insanların bu makam ve imkanlara ulaşmaya başlaması ister istemez bazı güç odaklarını rahatsız ediyor. Bir diğer husus ise inanç farklılığı olabilir. Belli bir anlayış ve inancın sahipleri yıllarca ülkeyi yönetmiş ve adeta bu yönetme işinin sadece kendilerine mahsus olduğuna inanmış olmaları önemli rol oynayabilir. Bir diğer sebep ise siyasi ve ideolojik farklılık bazılarının halk iradesine tahammülsüzlüklerinin sebebi olabilir. Millet onların ideolojilerine yakın partilere çoğunlukla oy veriyor ve onları sürekli iktidarda tutuyor olsa bu sisteme her zaman sahip çıkarlar, halkın verdiği oyu da hiç tereddütsüz kutsal ilan edebilirler. Sıkıntı halkın kendilerini iktidar yapmamasından, altlarındaki koltuğun kaymakta olduğunu görmelerinden ileri geliyor.
Ancak, artık herkes tavrını net bir şekilde belirlemek zorundadır. İşine geldiğinde demokrasi işine gelmediğinde yaşasın faşizm mantığı geçerliliğini kaybetmiştir. Zaten birlikte huzur içinde yaşamanın başka yolu da yoktur.