Küresel  güçler refah içinde yaşamak için Ortadoğu’da kan akıtmaya devam ediyor.  Onlara yeni güç odakları ekleniyor.  Suriye, gövde gösterilerine sahne oluyor.  Savaşan üç tür güç var. Küresel  güçler, orta ölçekli güçler ve direnen ya da kullanılan örgütler.

Suriye bütün dünya dengelerinin akort edildiği yer. Küresel çapta bir güç; mesela ABD, Avrupa ülkeleri ya da Rusya, stratejik olarak bir şey anlatmak istiyorsa Ortadağu’da bomba patlıyor. İran Suriye’de ki çıkarları için orada akorda yapıyor. Rusya, dünya dengelerine oradan sesleniyor.

Sahipsiz ve ücra bir toprak parçası gibi talan ediliyor Suriye.  Rejim ilk darbesini Humus’a yapmıştı. Kısa sürede Humus hayalet bir şehre dönüştü. Bir hayvan çiftliği değildi Humus, insan yaşıyordu. En az Batı ülkelerinde ki kadar insan. Hayalleri vardı onlarında; iş kuracak olanlar, evlenecekler, okuldan mezun olmayı bekleyenler, kalıcı dostluk kuranlar, iyi komşuluklar orada da vardı. Merakla doğumu beklenenler, yeni  dünyaya gelmiş olanlar, umutla büyütülen çocuklar yaşıyordu.

Dünyanın yükünü çekme sırası Halep’te. 2006’da ziyaret etmiştim. Evinizin içi gibi huzur bulduğunuz sokakları, Gaziantep yemek kültürü, Kapalıçarşı’ya benzer dar çarşıları ile dört milyonluk bir İslam yurdu idi. Fakat ruhlar pranga altındaydı. Zalim Esed rejiminin sindirdiği bir ülkede; mezhep fanatizmi gölgesinde yaşanacak kadar inançları vardı.

Halep’te deprem manzaralarına benzer göçükler altında çocuk cesetleri çıkıyor. Bu bombardımanın öteki tarafları ise, siyasal akordunu çocuk ölümleri ile dile getiriyor. Ben varım diyor biri, öteki ben de varım deyip örgüte iki uçak silah indiriyor. Orta ölçekli olanı kendisine açılan alanda büyük mezheb blokuna karşı desteklenerek bölgedeki nüfusu artırılıyor. Bir örgüt aldığı vekaletle silahı halka çeviriyor. “Derdest olmalı halk” deyip onlara nizamat vermeyi öngörüyor.

Hayat bulmak için öldürmek zorundalar! Fakat yediden yetmişe Suriyeli’ler için ölüm ve hayat, elmanın iki yarısı gibi. Korku eşiğini yediden yetmişe aştıkları için cezaevi gibi bir şehirlerde zulme meydan okuyorlar.

Bir uçak manivelasında hayatlar ortak kaderle sona eriyor. Bölge, dünyada metrekare başına düşen ölüm oranı ile ilk sırada. Ateşli silahların en çok kullanıldığı, kitle imha silahlarının en fazla patlatıldığı yer.

Sonuçta her şeyden habersiz  canlar ölümle buluşuyor, yürekler yanıyor. Halep hepimizin boy ölçüsünün alındığı bir ölçek bugünlerde. Halep sınavından geçiyoruz. Suriye beş yıllık bitmeyen bir sınav.

Halep’te yaşıyor olmak… Ölüme meydan okumaktır ya da ölüme hayat kadar yakın olmaktır. Küçük şehitlerin resimleri bir bir ekrana yansıyor.

Nereden bakarsanız bölge, insanlığın yükünü çekiyor. Fabrika ayarlarına dönüşe davet ediyor ölümler. Yaratılış gayesini unutmuş insanlığa buradan tutulan bir projektör var. Düşen her ateş bir canı kora dönüştürürken, öte yandan katılaşan taşlaşmaya yüz tutmuş kalpleri yumuşatıyor.

Suriye’de hayat ve ölüm, etle tırnak gibi.. Şimdi Halep, ölümlerle insanlığa mesaj veriyor. Ölüm bitmemiş işleri, planları, servet, konum ve sükseli rolleri nasıl inkıtaa uğratıyorsa, bu seçilmiş bölgede yaşananlar insanlığın aç gözlüğünü yüzüne vuruyor. Bu katliamlar, her birey gözünde “dünya”yı bir kez daha itibarsızlaştırıyor. Varlık, başarı ve kazanım gönülleri işgal etmişken, ateş ekilen topraklarda verilen canlar bu yaraya neşter vuruyor.

Halep’e ateş ekiliyor. Şimdi onlardan bazıları bir yırtıcı karaktere büründü. Çünkü bir yırtıcı insanlara saldırırken çocuk yetişkin ayrımı yapmaz. Öldürürken bu ayrımı sadece insan yapar. İnsanların hasım olması ve birbirini yok etmeye çalışması farklı düzlemde ele alınır. Ancak çocuk ve acuzeleri yok etmek insan dışı bir donanımı anımsatıyor.

Ölümlerin bir “davayı” beslediğini farkedemiyor.  Çünkü bu donuk zihinlerden uzak bir kavrayış. Şehit sayısı bereketlendiriyor yeryüzünü. Yüreklerde, tefrika duyguları eriyor ve saflar sıklaşıyor. Zulüm,  bilmeden yürekleri birbirine yaklaştırıyor. Birbirine hor bakan kardeşlerin yüzleri yakılan ateşin ışığı ile aydınlanıyor. Ortadoğu’ya ekilen ateş, yeryüzünde yanık kalpleri müşterek bir niyazda buluşuyor.

UMUT ETMEK FARZDIR

Dünya kurulduğundan beri değişmeyen iki taraf var. Hak ve batıl, zalim ve mazlum. Bugüne geldiğimizde talihsiz bir fitne dönemi var. Şer güçler karşınıza aidiyet değerleriyle bağlı olduğunuz insanlara  vekalet veriyor. Şam’da, Mısır’da, Asya’da ve Allah diyen halkların yaşadığı başka şehirlerde. Kabus gibi şehirlere çöken uçaklardakilerle aynı adı taşıyor olabilirsiniz.

Müslümanlar yeniden tarih yazmaya başlamaları rahatsızlık veriyor. Vizyon sergilemeden İslam dünyasının iç dinamikleriyle ayakta durmaları onların kimyasını bozuyor. Kalplerin ve zihinlerin yeni dünyaya öteki toplumlar gibi eklemlenmediğini görünce çileden çıkıyorlar. Bir sessiz devrim ilerliyor sinelerde.

Küresel dünyada, ruhları köleleştirilmiş yığınların beklediği bir ışıktır İslam. Yeni bir yöntemle nefslerin esir alındığı bir dünyada özne olacak ruhu aramızdan çıkaracağız.

Köleleştirici sistemlerde özgür ruhların varlığı göze batıyor. Bu kadar kıyamet senaryosu ondan.  Bu insanlar kim ki; kula kul olmuyorlar? Verilen ‘hürriyet’e lütuf gibi abanmak yerine kafa tutuyorlar.

İlk örnekler peygamberler. Davanın açık beyanı ve zor şartlarda bile mesajın doğrudan iletilmesiyle ödenen bedeller. Dava ve mesajı iletme yöntemi tam bir tutarlılığa sahip. Esnetme, takiyye ve erteleme tercihleri yok. Hatta şirinleştirerek cazip hale getirmekte. Yani bir filtreleme sözkonusu değil özgürleşme sürecinde.

Başvurulan yumuşatma yöntemleri daha çok modern zamanlara özgü. İradesi zayıf(latıl)mış yeni insana. Egosunu e-avuntularla oyalayan insan, zulüm sistemlerinin baskısı ve zorbalığı ile yeniden fabrika ayarlarına dönüyor. Meselenin zulüm yüzünün yanında arka yüzünü tartışmadan, veriler üzerinden konuşmak faydadan varestedir. Ancak yenilgi yenilgidir; çıkaracağımız derslerin anlamlı ve zulme karşı duruşun yerli yerinde olması zafer talebini ertelememeli.