İnsanlık tarihinde her bir medeniyet, gelecek tasavvuru ile kendini diğerlerinden ayrı kılar ve bir tekâmül ile insanlığa bir anlayış, bir irfan armağan eder. İster barış teorileri üzerinden konuşalım isterse kaos hep bir fazlasına, hep bir ilerisine değinilir.

Hakka ve adalete dayalı medeniyet anlayışımız bu noktada bizlere çok temel bir perspektif verir ancak hakkı ve adaleti aşıp da nerelere varacağımızı medeniyet telakkimiz açısından pek düşünmeyiz. Hakkı ve adaleti gerek tesis ederken gerekse tesis ettikten sonra üzerine neler koyacağımızı şimdilik dert etmeyiz.

Öyle ki bu dert etmeyişimizin de sebepleri yok değil. İnsanlığın içerisinde bulunduğu girdap o kadar derin, yaralar o kadar acı verici ki akan kanın, dökülen gözyaşının, atılan çığlık ve feryatların şimdilik durması kâfi gibi geliyor, vicdanımızı bir nebze serinletir gibi hissettiriyor. Böyle bir çaba haksız da değil. Ancak bizim aradığımız haktan biraz fazlası daha doğrusu biraz daha ötesi.

Bu gerçeklikte ne kadar konuşabiliriz, kendimize nasıl bir perspektif açabiliriz bilmiyorum ama gerçek bir umut için haktan ve adaletten daha fazlasını konuşarak bir sıklet atlanabileceği kanaatindeyim. Gerek insanlık tarihi içerisinde gerekse modern dönemde daha ötesini konuşmak hep zorlu, hep sancılı, hep imkânsız denilen zamanlarda gerçekleşmiştir. Böyle bir düşünme biçimi için, “Ne gereği var?” cümlesi ise “sürdürülebilir umutsuzluğun” en kolay ifade biçimi, umutsuzlukta dibe vurmanın nişanesi olmuştur. Böyle bir hale düşmemek lazım.

Peki, ideal devletten mi konuşacağız yoksa ütopyalardan mı? Ne fark eder. İnsanlığın tıkandığı yerde insan yetişir kendine. Hep bir “çare var” dendiğinde insanlığın bütün erdemlerini, bütün hayal güçlerini toparlarız kendimizde. Bir kuvvet gelir ve bir umut yükselir içten içe. Aşılmaz denilen dağlar aşılır, geçilmez denen geçitler geçilir ve hakikat, umut suretinde cemalini aralar da içimizdeki fırtınalar bir nebze diner, bir lahza coşar.

Bundan dolayıdır ki hakkı ve adaleti tesis etmenin bilişsel yolu hakkı ve adaleti aşmaktan geçer. Bir fazlasını düşünmekten, bir ilerisini tahayyül etmekten ileri gelir. Medeniyetler de böyle evrilir zaten; kadimden kıdeme, kıdemden kıyama, kıyamdan kıvama. Faydadan doğruya, doğrudan iyiye, iyiden güzele…

Medeniyet bağlamında bahsettiğimiz bu güzellik sanatsal ve duyusal bir algılamadan öte aslında entelektüel bir güzelliktir. Dünya görüşünün yansımasında estetik seçimlerin boy gösterdiği bir “ihsan” makamıdır. Burada iyi ve kötünün bizatihi seçilmesinden ziyade iyi ve kötü arasındaki seçeneğin seçilmesi dillendirilir. İradenin estetiği gündem edilir.

Bu tasvir, siyaset ve ahlak alanlarının kesişen yanlarını şamil bir şekilde ifadesi olan sun’ fiili ile daha da belirginleşir. Sun’ fiili, canlılar içinde yalnız insan türüne özgü ve beceriyle ifa edilen eylemler için kullanılır. Bu sebepledir ki mesleğini beceri ile icra eden usta için san’a fiili tercih edilir, ustadan daha ileri bir makam olarak sanatçı denir.

Bu umut felsefesi ve kurgusu ile düşündüğümüzde estetik dengesinin kemal ve cemal sıfatlarıyla ele alınmasının ahlaki bir değeri de vardır. “Rabbim yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlakımı da güzel yap” duası güzeli ahlaka bağladığı gibi, ahlakı da güzel bağlayarak vazgeçilmez bir ittisal oluşturur.

Yine yaratılış özellikleri bakımından insanın “eserden müessire ulaşma” meziyeti medeniyet algısı bakımından da iklimlendirilmiştir. “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” sözü duyusal alanlarımıza hitap eden sanatı görüp de müessiri hakkındaki edindiğimiz intibayı, medeni anlamda da görüp imtihanımızdaki sanatı görme bilincini açığa çıkarır. Bizi kendimize, şehrimize daha da yaklaştırır.

Güzeli temaşa etmek bu minvalde şehrin betondan, ailenin evlilik cüzdanından, okulun dört duvardan, ihtiyarlığın yaşlılıktan, muhabbetin konuşmaktan öte olduğunu görmektir. Aşkın dahi estetiğinin olduğu kadim medeniyetimizde umudun, sevginin, adaletin, emeğin, ittifakın, itimadın, bilimin, teknolojinin, yönetmenin ve yönetilmenin dahası “başkası” estetiği olduğunu idrak etmektir. Letafeti fark etmektir.

İmdi medeniyet öznesi olarak abidlerden âlimlere, âlimlerden ariflere, ariflerden zariflere Fuzuli’nin de sigaya çektiği değer nispetinde bir samimiyet ve şuur sınavından geçeriz.

Canı kim cananı için sever cananın sever.

Canı için kim ki cananın sever canın sever.