Hasan Aycın‘ın "Çizgizâr"ına Fındıklı‘dan Sinan‘la (Sinan‘ın Şemsipaşa‘da İstanbul‘a kondurduğu öpücüğün-Necat Çavuş- karşı yakasındaki bir benzer öpücüğü şipşirin Fındıklı Camii), İstanbul ve Dolmabahçe ile başladım. Filistin‘in acısını duya duya... Nasıl duymayız, bütün dünyanın duyduğu bu acı ve öfkeyi. Ama bu acı ve öfke İstanbul‘un bütün hücrelerinde atar damar gibi... Semtler Filistin olmuş feryad ediyor. İnönü Stadı‘ndan Gümüşsuyu‘na doğru çıkan yol kenarındaki yeşil alanda ağaçlar feryad ediyor (iki ağaca gerilmiş bez afiş): "Filistin‘de kanımız akıyor. Biz Filistiniz, Biz Gazzeyiz" Set Üstü Sakinleri. Fındıklı‘dan buraya gelinceye kadar yanılmıyorsam bu üçüncü bez afişti. İstanbul‘u semt semt yaşayan ve yaşatan Yahya Kemal gibi, şairlerimiz de İstanbul‘u semt semt dolaşarak İstanbul‘un Semt Semt Filistin oluşunu "Baki kalan bu kubbe"ye bir sada olarak bırakılmalılar.
Hasan Aycın da Çizgi Bahçesi‘ne (Çizgizâr) çağırırken, Filistin‘i kuşanmış, bize de Filistin‘i kuşanıp gelin diyordu. Naci Ali, Hanzala gibi, bir eli çizgide diğeri Filistin‘de zulme ve hunharlığa fırlatacağı taştaydı. Aycın‘ın ifadesiyle,
Hanzala sadece Filistin‘i çizdi. Aycın; hem Filistin‘i (kabarık bir albüm oluşturacak kadar), hem de; Afganistan‘ı, Bosna‘yı, Kosova‘yı, Irak‘ı, Afrika‘yı, Asya‘yı, Amerika‘yı, İstanbul‘u, Türkiye‘yi; Müslümanı, İslâm coğrafyasını, insanlığı; dünyayı ve ukbayı çizdi. Allah Cellecelal‘ın her Firavun‘a gönderdiği Musa‘yı çizdi...
Huzuru örgü gibi ören, umuda güvercinler uçuran, insanlık dahil her türlü yoksunluğa gözyaşı döken anneleri, çağdaşlarıyla birlikte; Asiye, Meryem ve Fatımaları çizdi... Şehit delikanlıları, şehit babaları, şehadeti çizdi... Kendine doğru yürüyenleri, kendinden kaçanları, ukbaya yol bulanları, ölümü ve hayatı çizdi... Akif‘i, Necip Fazıl‘ı, Sezai Karakoç‘u bir çok kere çizdi. Akif İnan‘ı, Cahit Zarifoğlu‘nu, Erdem Bayazıt‘ı, Nedim Çeker‘i, Nusret Özcan‘ı çizdi... Ömer Lekesiz‘in ifadesiyle: "Ayasofya‘ya bakarken oraya Fatih‘in girişini, Sultanahmed‘e bakarken, öncesinde insanların aslanlara atılışını gördü. Sanatı hayat, hayatı sanat olarak gördü. Karikatür yerine çizgi demeyi yeğledi. Karikatürü; çizginin deformasyonu ve güldürmeyi amaç edinmek, çizgiyi ise düşündürmek olarak gördü." İhsan Kabil de, Hasan Aycın‘ın çizgisini bir sinemacı olarak değerlendirirken; "Güncel ve politik olanla, aşkın ve metafiziği, basitte karmaşığı, gerçeği, gerçeğin ötesini, bir çerçeve içinde çizer entegre olarak sunuyor bize" Animatörlerin duyması ve değerlendirmesi için çağrıda bulundu İhsanKabil; "Animasyon dünyasına farklı bir çizgi bütünlüğü ile giren bu çizgilerle animatörlerimiz ilgilenmeli" Devlet memurlarının vatandaşın işini yapmamak için maaş aldıklarını sanıp, tipolojilerine göre kategorize edip cezalandırmasından dolayı zorunlu olarak Fındıklı‘ya gittim. Tevafuk olmuş, Çizgizâr‘a; Sinan‘la, Fındıklı, Kabataş, Dolmabahçe ve İstanbul‘la başladım. Dolmabahçe‘de, Durali Yılmaz‘ın Ayasofya‘da Aziz Sofi‘ ile yaşadığı bir seyahatı yaşadık. Bu seyahatte Mümin Ağabeyle birlikte idik. Cemal Reşit Rey‘e yaklaşırken ben yine yolculuğa çıktım; 80 öncesine, Spor Sergi Sarayı‘na.. Girişte Aycın ailesi ve dostlar karşıladılar. Hasan Aycın‘ın iki oğlu; Harun ve Hayrullah, kardeşi Mustafa, dostu Vedat. Sonra İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın, Osman Toprak, Ayhan, Yusuf, Enes ekip halinde, sessizce ve güzelce karşıladılar herkesi. Beyazıt Bestami diye genç bir arkadaşla tanıştırıldığımda, biz şimdi kaçıncı asırdayız diye sormak zorunluluğu hissettim. Bir teravih çıkışında gence ismini soran kitapçı Kasım Ağabey, Mevlana (İdris), cevabını aldığında; "Ben de Şems" deyişini hatırladım. Tabii Mevlana İdris de olanca haşmetiyle kuşandığı hüznüyle oradaydı. Türkiye‘nin çeşitli yerlerinden insanlar gelmişti. Bursa‘dan kalabalık bir ekip gelmişti: Çizginin doğuşuna tanık olanlar, Emir Sultan‘ın divanında, Ulu Camii‘nin su şırıltılarında, Hasan Aycın‘la sohbete duranlar eski dost, Ahmet Bayraktar ağabeyi, Hüseyin Ağabey niyetine hoşamedi yapınca, Ahmet o güzel ve meşhur gülüşüyle gülmeye başladı, uyandım. Meşhur ve merhum romancımız Ahmet Mithat Efendi gibi bir mim daha koyup duralım. Hüseyin Bayraktar Ağabey, Dergah‘ın zevkle okunan hikayecisi Şevket Bulut gibi, Durali Yılmaz‘la birlikte Yeni Sanat‘ın hikayecisi... Bunlar niçin sahneden erkence çekildiler diye bir kez daha sormadan edemiyoruz. Sahneden daha niceleri çekildi. İbrahim Tenekeci birkaç kez, sahneden çekilen şairlere seslenmişti. Sadece şairlere değil, sahneyi terkedenlerin tümüne çağrıda bulunulmalı ve çağrılar tekrarlanmalı.
30. Sanat yılında Hasan Aycın ve karikatür sergisi Çizgizâr‘ın açılışı gerçekten dostlar meclisiydi. Yirmi yıl, otuz yıl birbirini görmeyen göremeyen insanların bir çoğu, iyi ki varsın Hasan Aycın, dediler. Aycın‘ı, eserlerini görmek isteyenlerin, bir de birbirlerini görmeleri vardı ki en az "30. SanatYılı" kadar önemliydi.Bu şehirde görüşmek için mekan bulamayıp hergün görüşenler, mekan bulunca yıllarca görüşemez oldular. Koyu sohbetlerden sonra açılışa salona geçtik. Fotoğraf ve çizgilerden oluşan Hasan Aycın‘ın serüveni, slayt gösterisi... Albümlerde bir çok kez temaşa ettiğim çizgiler bu slayt gösterisinde daha farklı ve yeni bir anlam daha kazanıyordu. Gösterinin ardından kürsüye çıkan Mustafa Aycın süpriz yapmıştı. Ardından Ömer Lekesiz‘in "Mustafa bana söyleyecek söz bırakmadı" esprisi yerindeydi. Mustafa, Hasan Aycın ve çizgisi üzerine akademisyen gibi tanımadığımız bir hatip olarak güzel bir konuşma yaptı. Çizgi‘nin Dili ve Hasan Aycın‘ın çizgisi çalışması ve Sevgilinin Evi (Kâbe) kitabındaki Aycın çizgilerini metnin ve Kâbe‘nin anlaşılmasına tercüman kılması gibi, yine ilginç bir konuşma yaptı Ömer Lekesiz. Ardından sinema eleştirmeni İhsan Kabil; teknik, görsellik ve sinemacı bakışla yaptığı değerlendirmelerde ilginç şeyler söyledi. Çizgi sinema ve animasyon için Aycın çizgisinin zenginliğine dikkat çekip animatörlere çağrıda bulundu. Hasan Aycın çizgisinin bildiğimiz kültürel dinamiklerine ilave olarak batının modern resmi ile İran‘ın ince çizgi sanatının özümsenip damıtılmasındaki başarıyı dile getirdi İhsan Kabil.
İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürü Ahmet Bilgili, Hasan Aycın‘a plaketini verdikten sonra Aycın da bir çizgisini hediye etti. Sunucu, Hasan Bey konuşmayı düşünür müydünüz, dediğinde, Usta‘nın sessizce konuşmayayım dediği fark ediliyordu. Salon hep birden büyük bir coşku ile konuşma istediğini belirtince, Hasan Aycın, mahcup, münzevi bir eda ile kürsüye geçti: "Konuşmayı bilseydim çizmezdim. Hepinize teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum" dedi. Salon bir kez daha büyük bir coşku seline kapıldı.
Ahmet Bilgili bu organizasyonda emeği geçen herkese, özellikle Büyükşehir‘e ve Erol Olçak‘a teşekkür etti. Biz de emeği geçen herkese canı gönülden teşekkür ediyor, tebrik ediyor, devamlarını diliyoruz. Tebrikleşmelerin ardından serginin gezilmesine geçildi, herkes dikkatle gözlüyordu. Yayın esnasında ve albümlerde hepsini gördüğümü sandığım çizgiler yanında, benim için süpriz olan, epeyce görmediğim çizgi de vardı sergide. İkramlar eşliğinde çok sıcak sohbetler oluyordu. Hasan Aycın en sonunda aile fotoğrafı çektirdi. Ama öncesinde çekilen yüzlerce fotoğraf en az aile fotoğrafı kadar sıcak aileler fotoğrafıydı.
Katılanları isim isim burada zikretmek mümkün değil. Millî Gazete‘den katılanları zikredelim ama; sahibi Ömer Yüksel Özek, Yazarlar; Fahri Gün, Kamil Eşfak Berki, Ali Haydar Haksal, İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın, Osman Toprak, Ayhan Demir,Yusuf Genç, Enes, Beyazıt Bestami ve isimlerini hatırlayamadığım birkaç arkadaş. Mutfak tabir edilen içerden diğer arkadaşlar: Mustafa Canbey, Bünyamin Yılmaz, Sabri Gültekin ve Halil Eser.
Gecenin, kapanış sohbetini; İbrahim Tenekeci beni de yanına alarak Mustafa Ruhi Şirin‘e giderek gerçekleştirdik. İbrahim başladı, Mustafa Ruhi; Adem aleyhisselamdan Peygamber Efendimize oradan günümüze gelerek hak ve hakikat yolcularının görevlerine, vefanın imandan oluşuna, dostluk ve istikamete.
Ustayı da uğurladıktan sonra; Mete Bey, arkadaşını Beşiktaş‘a, beni de Bahçelievler‘e bırakmak kendisi de Başakşehir‘e gitmek üzere Harun‘un arabasına bindik. Mete Bey Usta‘nın kısa konuşması ve çocukluğu ile ilgili dinlediği bir anekdotu anlattıktan sonra; Üsküdar ve Başakşehir karşılaşması, Üsküdar üzerine yaptığı değerlendirme şehirlerin ruhunu anlatan çarpıcı bir tablo çizdi ki buraya sığmaz.
Hasan Aycın‘a sıhhat, afiyet, hayır ve bereketlerle dolu nice yıllar dileyerek, sözü biterelim.





