Güneydoğu ve Ortadoğu’da barışa yönelik gerçekleri görmezden

gelip masseden ve çözümü salt muğlâk Batı prizmasından gören siyasi anlayışın

farkında olmadan kriz bölgesini büyük bir bedel ile karşı karşıya bıraktığını

göz ardı etmemek gerekir.

Yanı başımızda cereyan eden sorunların üstesinden gelebilmek

için öncelikli olarak, alternatif gerçekliği yansıtan bütünleşmiş bir “tarihi

bellek ağına” sahip çıkmamız gerekmektedir. Ancak bu şekilde, devasa gibi önümüzde

duran duygusal ve ruhsal bir korku tünelinden farksız sorunların üstesinden

daha kolay bir şekilde gelebiliriz.

Güneydoğu ve Ortadoğu’yu jeopolitik açıdan sadece coğrafi

bir bütünlükten çok, kültürel ve dini bütünlük çerçevesinde ele aldığımızda;

bölgeyi barış, istikrar, sükûn ve huzur ile yeni bir refah hilaline

kavuşturmamız mümkün olabilir. Kendi dengemizi oluşturabilmemiz için bir şey

ortaya koyup karşılığını almak (quid pro quo) gerekmektedir. Bu bile Güneydoğu

ve Ortadoğu’daki güçler dengesinde, “Arap Baharı” yerine büyük ve farklı

dönüşüme yeni bir kap aralayabilir.

Bugün Batı, “Arap Baharı” kapsamında ortaya çıkması muhtemel

yeni güç dengelerini absorbe edebilmek için ortalığı kan gölüne çevirerek, BOP

adı altında yeni dengeleri kendileri belirlemeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle,

yanı başımızda Pax Americana anlayışının yeniden hayat bulması ve kökleşmesi

kaygısı artarak devam etmeye başladı. ABD, Ortadoğu’da tek taraflı davranma

eğilimi ve birçok kritik konularda İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek

bütün gelişmelere karşı koymaya yönelik politikaları ile, İsrail’i koşulsuz

himaye altına alma yaklaşımları büyük ihtiyatla karşılanmaktadır.

Ne yazık ki, Batı tarafından Ortadoğu’da oluşturulmaya

çalışılan mezhep ayrışmalarına yönelik yeni politikalar, mevcut sorunlara

yenilerini eklemleyecektir. İşte bu noktada, “tarihi bellek ağı”mızı yeniden

harekete geçirerek, Ortadoğu’nun yumuşak karnını oluşturan bu hassas dokunun

zarar görmemesine ön ayak olmamız gerekmektedir.

Şöyle ki, tarihimizin bellek ağını oluşturan figürlerin

başında gelen Sultan Selahaddin-i Eyübi ve Sultan Abdulhamid Han’a ait

birleştirici ve bütünleştirici politikaların ön plana çıkarılması artık bir

zaruret halini almıştır. Şüphesiz ki, her iki sima üzerinde de bölgede büyük

uzlaşma oluşturulabilir.

Cennet mekân Sultan Abdulhamid Han, Ortadoğu’da Sünni-Şii

ayrışmalarına yol açabilecek olan Anglosakson temelli kışkırtıcı politikalara

karşı durarak büyük bir siyasi irade ortaya koymuştur.

Abdulhamid Han, Necef’in kuzeyinde Kerbela’da yer alan bir

bölgede, “El Hindiy” barajını faaliyete sokarak, Müslümanlar arasında mezhep

ayrılığını körüklemeye çalışan Batı’ya önemli bir mesaj vermiştir.

Keza, Dicle üzerinde Kut barajının yapılması, Habbaniye

projesi, Tatar Projesi, Nahravan Sulama projesi, Berkma Barajı ve Musul

Barajı’nın faaliyete girmesi için büyük çaba göstermiştir. Bunun yanında,

Bağdat Demiryolu’nun Necefül Şerif’e bağlanması ve Necefül Şerif’e İstiklal

Caddesi benzeri tramvay hattının döşenmesi fikri ile Anglosakson oyununu boşa çıkarmaya

yönelik uygulamaları göz ardı edilemez. O zamanın şartlarıyla açılan iki bin

kilometre uzunluğundaki karayolu ise işin bir başka boyutunu göstermesi

bakımından önemlidir.

Güneydoğu ve Ortadoğu’da birleştirici ve bütünleştirici

aktörler olarak ön plana çıkan Sultan Selahaddin-i Eyübi ve Sultan Abdulhamid

Han’ın çözüme yönelik uygulamalarının yeniden farklı boyutlarıyla ortaya

çıkartılması büyük önem taşımaktadır.

Bereketli Hilal’i kapsayan yirmi iki Müslüman ülkeyi

“Avrasya’nın Balkanları” adı altında değerlendiren Batı’nın, çözümden çok İslam

Coğrafyası’nı yeniden dizayn etmek üzere ortaya koyduğu “Yaratıcı Yıkım

Projesi” (Creative Destruction Project) şu anda bir domino etkisiyle hızla

yayılmaktadır. Bunun önünün alınabilmesi için, bölgede büyük kabul gören Sultan

Selahaddin-i Eyübi ve Sultan Abdulhamid Han yaklaşımlarının yeniden hayata

geçirilmesi artık kaçınılmaz bir gerçek olduğunu düşünüyoruz.