Aynı anne babadan çocuklar arasında bile farklıklar vardır. Kimisi şen şakrak olur, kimisi içine kapanık, kimisi hoşgörülü olur, kimisi herkesin söz ve eylemlerinde kendine benzemesini ister. Aynı şekilde toplumda da benzer farklılıklar vardır. Ancak bu farklılıklar sebebiyle fertlerin birbirlerine zarar vermelerini engellemek için anayasa ve yasalar oluşturulmuş, örf ve âdet dediğimiz toplumsal hayatın geçmişinden günümüze yansımış hareket tarzları vardır. Yani herkes aynı düşünsün, olaylar karşısında aynı tepkiyi versin dediğimizde o toplumda birlikte yaşamak giderek zorlaşır, ayrışmalar ve çatışmalar başlar. Bundan da toplumun tüm fertleri zarar görür. Toplum olarak birlikte yaşamanın ilk şartı, farklılıklara tahammül duygusunun  yaygınlaşmasından geçer. Farklılıklara tahammül sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Çünkü genellikle farklılıklara saygı duyulmasından söz edilir. Saygı duymak, söz konusu farklılıkları benimsemeyi de beraberinde getirir. Ayrıca toplumda fertlerin saygı duydukları kurumlar, yaklaşım tarzları ve duyguları farklı olduğu için belki tüm fertleri farklılıklar saygıda birleştiremeyiz ama, tahammül noktasında birleştirmek mümkün olabilir. Bunun yolu da özellikle ülkeyi yönetenlerin konuşmalarında ayrıştırıcı, kendileri ile aynı çizgide olmayanları dışlayıcı bir üslup kullanmaktan kaçınmalarından geçer. Eğer, gücü ellerinde bulunduranlar farklı düşünen, sorunlara farklı çözümler sunanları hain olarak nitelendirirse o zaman birlikte yaşamak zorlaşır. Kaldı ki, ülkeyi yönetme mevkiinde olanların mutlak doğruya ulaştıklarını düşünmeleri de tehlikeli sonuçlar doğurur.

Sanıyorum siyasette kullanılan öfkeli ve ayrıştırıcı üsluptan duyduğum rahatsızlığı dile getirmeye çalıştığım anlaşılmıştır. Söz gelimi sorumluluk mevkiinde bulunanlar toplumun tümünü bağlayıcı bir düşünceyi sık sık dile getiriyor, bunun da ötesinde hainlikle suçluyorsa, bu kişiye herkesin, “Hainlikle suçladığın kişilerle ilgili hükmü sen mi verdin, yoksa bu konuda yargı kararı mı var?” diye sormak durumundayız. Çünkü aksi halde yargıya gerek kalmaz. Yargının devde dışı kaldığı yerde mülk de tehlikeye girer.

Halbuki vatandaşlardan çok yöneticilerin çok daha ılımlı olmaları, yanlışları olanlar var ise bunun hesabını mahkemelerin sorması gerektiğini unutmamaları gerekir. Yapılan anayasa değişikliği ile seçimlerde partiler arasında ittifakların yapılması yasal bir zemine oturtulmuş iken iktidar partisinin yaptığı ittifaklar adeta kutsanırken muhalefet partileri arasında yapılan ya da yapılmaya çalışılan ittifakları ‘ihanet’ cephesi olarak nitelendirdiğinizde insana sormazlar mı o zaman ittifakları niçin yasal zemine kavuşturdunuz? diye. Çünkü anayasa ve yasalar herkesi bağlar ve yasal hakları herkes kullanabilir. Hiçbir iktidarın anayasa ve yasaları sadece kendileri için kullanmaları söz konusu olamaz.

Bu noktada AK Parti’nin kuruluş yıllarında dillerinden düşürmedikleri işlerin ortak akıl ile yürütüleceği yaklaşımının bugün ne kadar uygulandığını düşünmek gerekiyor. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı her konuşmasında, “AK Parti’de ben yok biz var” derken, uygulamalara bakıldığında herkesin tek ağza baktığı görülüyor. Parti içinde bile farklı cümle kuranlara tahammül yok. Bunu dünkü iktidar yanlısı bir gazetede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği bir sözün iki farklı başlık altında verilişine dikkat çekmek istiyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Partililere Cumhur İttifakı ile ilgili olarak, “Kimse çizginin dışına çıkamaz” ve ekliyor, “Herkes çizgimize uymalı” diyor. Uymayan, farklı bir cümle kuranların ise akıbeti partiden ya da görevinden uzaklaştırılmak oluyor. Böyle olunca siyasette üslup giderek sertleşmez, kırgınlıklar yaygınlaşmaz mı?

Derdim ille de muhalefet yapmak değil. Ancak ülkemizde ilişkilerin giderek sertleşmesi hepimizi rahatsız ediyor/eder. Birkaç oy fazla almak için ülkeyi sürekli kavga ve çatışma ortamında tutmak doğru  mu?