Bir önceki yazımın başlığı nasıl olduysa içerikle ilgisi

olmayan bir başlıkla çıktı. Bir süre başlıkla içeriği uzlaştırmak için zihinsel

egzersizler yaptım. Sonunda bir yere yerleştirdim. Kalabalıklar içerisinde

yalnız bir şehir gelmiş benim yazımın duvarına tabela olmuştu.

Oysa ben siz hangi taraftansınız diye sormuştum. Bu

soruya konu olan başlık uçmuş gitmişti. Her işte bir hayır vardır dedim.

Gerçekten de öyle. Başlık kimi zaman sadece bir tahrik unsurudur. Okuyucuyu

yazıya çekmek için böyle bir yola başvurulur.

İçerikle ilgisiz başlık okuyucunun kulağına eğilerek

sana bir şey söyleyeyim mi der. Okuyucunun çok duyarlı kulağı olduğunu

bilenler bundan vazgeçmezler. Hemen kulak kabartırlar başlıktan aşağıya doğru

süzülen yazıya.

Her kabartı bir abartıyla beraber gelir zira. Başlıklar

şiirde şiirin neredeyse taç dizesidir. Şiire oradan girilir. Evet, Rilke ye

izafe edildiği üzere ilk dize tanrıdandır belki, fakat başlık Allah ın açtığı

kapıdan girmeye azmedenler içindir. Okuyucu, yani o gidecek yeri olmayan adam

okuduğu yazının içinde o başlığı arayıp durur.

Bulamadığı zaman da başlığın kapsamını içerikle

uzlaştırmak için zihninde yakınlaştırır. Zihin başlıkla içerik arasında bir

çöpçatandır. Çok dostumun içeriğine, dosyasına başlık katkısı yapmışımdır. Bir

çocuğa isim babası olmak gibi bir şeydir bu. Çoğunlukla da o çocuk ve onu

dünyaya getiren ebeveyn senin bu hakkını aklına bile getirmez.

Dünya böyle bir yerdir. Hayat kendiliğinden serazat akıp

gitseydi ve biz bu oluş ve eyleyiş biçimine bir ad bulmamış olsaydık bu

şikâyetimizi içimize gömecek ve dışarıya vuramayacaktık. Ama başımıza gelen

şeylerin müsebbibi o yani başlığını dünya olarak koyduğumuz şeydir.

Bir mevzu daha var aziz okuyucu, seni ziyadesiyle meşgul

ettiğimi biliyorum. Uzun bir yolculuktan ayağımın tozuyla geldim ve hemen

klavye başı yaptım. Bu yazıyı işte bu yorgunlukla yazıyorum. Siz ne dersiniz

bilmem, ama ben yorgun haldeki yazılarımda hep bir esrik hal bulurum.

Vecd ile vicdan kol kola girer adeta. Uyku ile

karıştırılmasın. Uzak çağrışımları yakın bir temasla ifade edebilme gücünden

bahsediyorum. Yorgunluk diz kapaklarımdan, tabanlarıma oradan parmak uçlarıma

ve saç diplerime kadar yayıldığında rahat zamanların kolay söyleyişinden

kurtularak zor zamanda konuşan insan haletine bürünüyorum.

Tutmasalar o anda şiir bile yazabilirim. Uykusuzluk da

buna yardımcı olur. Evet, uykusuzluk ilginç bir şekilde yokluk gibi görünen bir

imkân yani varlık olarak çıkar karşımıza. Uykusuz insan uyku arayışına çıkarken

yolda bin bir çeşit olayla karşılaşır, insanla tanışır.  Uykululuk hali insana kitap okutmaz, çünkü

zihnin kepenkleri aniden kapanıverir.

Fakat yazı yazma noktasında uykusuzluk eli kolu dolu

olarak gelir insanın yanı başına, göz kapaklarına ve de ense köküne. Rüya

sınırlarını iyi bilir. Sadece çağrıldığı zaman gelir rüya. Şairse kişi yazarken

rüya çağırır.

Rüya çağırmak türkü çığırmak gibi bir şeydir artık. Şu an

bu minval üzere bir nehrin üzerinde sırt üstü yüzüyor gibiyim. Yukarıda masmavi

bir gökyüzü.

Aklımı ve dimağımı denize batırıyorum. Gökyüzünü kara

çıkarmamak için, mavinin hakkını vermek için sessiz harfleri çokça kullanarak

bitevi yazıyorum

Değil mi ki yazı yazgımızdır.