Asırlar boyu Bosna‘da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna‘daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan‘daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan‘daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna‘da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı. Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu.

Hem Miloseviç hem de Tujman, Bosna diye bir yerin tarih boyunca hiç var olmadığını ileri sürerek "Büyük" ülkelerinin topraklarını bu bölgede genişletebileceklerini düşünüyorlardı. Asırlar boyu Bosna‘da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna‘daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan‘daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan‘daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna‘da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı.

Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu. İlerleyen günlerde Karadziç ve adamları daha önce Miloseviç‘ten aldıkları emir çerçevesinde -Miloseviç de başkalarından almıştır- bu meclisi tanımadıklarını ilan edip resmi makamlardan ayrıldılar.

Ardından Saraybosna‘ya hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan Pale‘ye yerleştiler ve burayı kendileri için bir üs olarak belirlediler. İleride kendi devletlerinin generalleri olacak olan Bosnalı Sırp Albaylar -ki bunlar Çetniktir- çoktan savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Karadziç ve kendi kendisine kurduğu ayrı parlamentosu şimdi Republica Sırpska olarak adlandırılan Bosna‘nın içerisinde bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler.

Bu yeni Cumhuriyetin meclisini de kendileri oluşturuyordu. Operasyon Entelektüel Çentiklerce planlanıp siyasileri ile de hayata geçiriliyordu. Öyle ki; Karadziç İktidarının başkan yardımcısı; Dr, Nikola Koljeviç, Dış İşleri Bakanı; Felsefe Profesörü Dr. Aleksa Buha, Haber Ajansının Müdürü; Şair Todor Dutina, Enformasyon Bakanı; yazar Miroslav Toholj, Meclis Başkan Yardımcısı; Biyolog Dr. Biljana Plavsiç ve Foça‘daki soykırımdan sorumlu kişi de Edebiyat Profeserü; Dr. Vojislav Maksimoviç‘ti. Akademik unvanların yüksek insaniyetin göstergesi olmadığı aşikardı. (Vidosav Stevanoviç, Halkın Tiranı Miloseviç, sf. 125, Kapı Yayınları, Ağustos 2005)

İçerisinde Sırplardan başka kimsenin bulunmadığı ve yalnızca Miloseviç tarafından kontrol edilen Yugoslav Ordusu Republica Sırpska adına Bosna topraklarındaydı... Ordu Saraybosna‘ya mermi ve top yağdırmaya başlamıştı.

İki haftada Bosna‘yı alırız

İki haftada Bosna‘yı ele geçiririz diyen Çetnikler bu mukavemet karşısında şaşırmışlardı. Silahlarını bile kendi kendilerine üretmeye çalışan bu halk bir türlü ölmüyordu ve Sırp Çetnikler buna dayanamıyordu. Bu yüzden farklı yollara tevessül etmekten hiç çekinmediler. Örneğin toplama kamplarını hortlattılar. Aliya Tarihe Tanıklığım adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: "Mayıs ve Haziran 1992‘de Bosna‘nın her yerinde zehirli mantarlar gibi toplama kampları boy vermeye başladı. Kurbanlar esas olarak kadın erkek müslüman sivillerdi. UNPROFOR‘un bu kamplardan haberi vardı. Onları görmemiş olmaları için kör olmaları lazımdı. Görüntülerini bütün dünyanın izlediği Keraterm ve Omarsko‘daki kamplar, uğursuz bir biçimde yarım yüzyıl önceki Nazi kamplarını andırıyordu. Dünya, bu tür şeylerin, hiçbir yerde asla tekrarlanmayacağına söz vermişti, yemin etmişti. Ama onlar tekrarlandı hem de Avrupa‘nın tam kalbinde..."

Sırplar 15 Ocak 1993‘te Saraybosna‘da bir su kuyruğunda bekleyen insanların üzerine bomba atmaktan da çekinmediler. Tarihe "Su kuyruğu katliamı" olarak geçen bu olay elbette tek değildi. Pazar yerine atılan bomba ise alış-veriş yapmakta olan 68 kişinin hayatına mal olmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi savaşın başında Boşnaklardan yanaymış gibi gözüken Hırvatlar da bölüşülen bir pasta olduğu düşüncesiyle, payını alabilmek için Bosna‘ya girdi.

Srebrenica‘yı Demirel‘e de haber vermişti

1994 yılına gelindiğinde işler değişmeye başlamış ve kendi ordusunu kuran Boşnaklar ilerlemeye başlamıştı. Artık önlenemez Boşnak ilerleyişinin ilk adımları duyuluyordu. Sivilleri öldürmekteki maharetlerini, biraz dahi olsa askeri eğitim almış ve elerinde silah olan Boşnak ordusuna karşı gösteremeyen Sırplar tedirginleşmişti. Nitekim Boşnaklar her geçen gün ilerliyor ve kaybettikleri toprakları geri alıyorlardı. Gün geliyor bir metreyi alabilmek için yetmiş şehit veriyorlardı. Ama inançlarından hiçbir şey kaybetmeden; inançları için, ülkeleri için çarpışıyorlardı. Bu gidiş öyle bir hal aldı ki; Sırplar Saraybosna‘da ki kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Yaraları derinleşiyor ve daha fazla kan kaybediyorlardı. Savaşın sona ereceğini anlayan Sırplar her barbar kavimin istila edebilme şansını bir kez dahi yakaladığı ülkelerde gerçekleştirdiği vahşeti yapmak için hazırlandılar. "İki hafta‘da Avrupa‘da tek bir müslüman kalmaz" diyerek giriştikleri mücadeleyi bitirmek zorunda kalmışlardı. Kaçacaklardı... Ve final... Giderayak, bir daha gelemeyeceklerini bildikleri bu topraklarda bir şeyler yapmalıydılar. Finalin ismi Srebrenica‘ydı...

Dumanı tüten soykırım

Bir "leş" miş Milletler, Nisan 1993 tarihli, 819 ve 824 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Srebrenica ve Zepa‘yı koruyacağına dair bir karar almıştı. Halk silahlarını teslim etmişti ve bütün bir dünya adına onları Bir "leş" miş Milletler koruyordu...

Artık savaşın sonuna gelen günler olmasına ve Srebrenica, BM askerlerince korunmasına rağmen General Ratko Mldaiç, Srebrenica‘yı kuşatmıştı.

Soykırım: BM 1948 sözleşmesinde "İnsanların dinsel, ırki ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olarak yok edilmesidir." diye tarif ediliyordu ve Srebrenica kuşatması yapılacak olan soykırım ile birlikte önceden planlanmıştı. Fransız siyaset yorumcusu Jean- Rene Ruez, Srebrenica Vakasını soruşturan Fransız Parlamenterler Misyonu önünde tanıklık ederken "Sivil katliamları 14- 15 ve 16 Temmuz‘da yapıldı ve 17 Temmuz‘da bütün mezarlar kapatılmıştı." diye ifade vermiştir...

11 Temmuz‘dan birkaç gün önce Bosnalı Sırplar Srebrenica‘daki Hollanda askeri gözlemci noktalarından birine saldırdılar ve 55 Hollandalı askeri rehin aldılar. Fakat Uluslararası  topluluk, rehineleri kurtarmak için hava saldırısı düzenlemeyi bile reddetti. Bu ne anlama geliyordu?

Bu olay üzerine Aliya, ABD Başkanı Clinton‘a bir mesaj yolladı, Srebrenica‘daki durumla ilgili olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve İran Cumhurbaşkanı Rafsancani‘yi de eş zamanlı olarak telefonla aradı. Aliya, Clinton‘a şunları yazmıştı (Tabi ki Demirel ve Rafsancani‘ye de söylemişti):

"Saldırıların başlangıcından bu yana kuşatma altında olan Srebrenica üzerindeki kriz, uzun zamandan beri devam etmekteydi. Güvenlik Konseyinin 824 sayılı kararı Srebrenica‘yı bir BM Güvenli Bölgesi ilan etti. Srebrenica, aynı zamanda UNPROFOR ile yapılan anlaşma uyarınca 1993‘te askerden arındırılmıştı.  Bu gerçeklere rağmen Srebrenica bombardımana maruz bırakıldı.  Ancak dün saldırgan Sırp mekanize ve piyade güçleri genel bir saldırı başlattı. (...)

Lütfen, bu BM‘nin, güvenli sahasına yönelik taahhütlerini yerine getirmesi ve Srebrenica‘nın sivil halkına yönelik terör ve soykırım fiillerinin önlenmesi için uluslar arası topluluk üzerindeki nüfuzunuz kullanın. Sizden acil eylem kararı almanızı rica ediyorum."

(Tarihe Tanıklığım, sf. 258) Aliya bu saldırıların sonucunu tahmin edebiliyordu ve maalesef düşündüğü gibi de oldu.

11 Temmuz: Çığlıklar Gökyüzünde

11 Temmuz akşamı Genereal Mladiç ve çapulcuları Srebrenica‘ya girdiler. 3 gün içerisinde 12.000‘den fazla sivili öldürdüler. Bu rakamın artması hala mümkün. Çünkü hala kaç kişinin öldürüldüğü bilinmiyor. Verilen rakamlar bulunan ceset sayısı ile eş. Dünya‘da ilk defa olarak belki de soykırıma uğrayan bir halka toplu tecavüzler, daha doğru tabiriyle sistematik tecavüzler yapıldı...

Nato‘nun Avrupa‘dan sorumlu Komutanı General Joulwan, Avaz gazetesine verdiği bir mülakatta: "Daha kararlı olabilseydik, Srebrenica trajedisi önlenebilirdi." diyordu. Fakat bütün dünya Srebrenica krizi esnasında NATO uçaklarının İtalya‘daki üslerinden havalandıktın sonra (yolun yarısında) geri döndüklerini biliyor. Nasıl daha kararlı olunabilirdi ki? NATO da, BM de, ABD de, kısacası bütün bir Batı zaten kararlıydı ve kararlılıklarını gösterdiler...

Başkomutan Aliya

Eğer Aliya, diğer vasıflarının yanında iyi bir başkomutan olmasıydı bütün bu zorluklara rağmen Bosna savaşı belki de kazanılamazdı. Savaşın her aşamasında etkin bir rol üstlenen Aliya sürekli cephede bulundu; askeriyle aç kaldı, askeriyle üşüdü... Zaten bu tavrı asker üzerinde doping etkisi yapmıştı. Bosna milli marşının yazarı Cemalettin Latiç şöyle diyor: "Aliya ile cepheleri dolaşıyorduk. Bir asker; ‘Savaştan sonra adalet sağlanacak mı?‘ diye sordu. O da ‘Adalet için savaşmazsak onu elde edemeyiz‘ dedi" şeklinde anlatıyor Aliya‘nın bakışını.

Aliya; askerlerine üstün oldukları durumda bile "haktan ve adaletten" ayrılmamaları gerektiğini telkin eden bir liderdi. Zaman zaman bu tutumunu eleştirenlere "İslâmi kültürümüz bize kadın ve çocuklara, silahsızlara eziyet etmemizi yasaklıyor" diye cevap vermiştir.

1995‘e gelindiğinde savaş cepheden diplomatik arenaya kaymıştı. Aliya, Dayton‘dan dönerken beraberindeki heyete şu açıklamayı yaptı: "Uzun hayatım boyunca çok iş yaptım. Çukur kazdım, harç taşıdım, avukatlık yaptım ancak bugüne kadarki en zor işim Dayton‘daki anlaşma masasına oturmaktı. Muzaffer bir komutan olarak anılmak değil, makul bir anlaşmayla ülkesine dönme niyetinde olan bir liderdim." Dayton‘da Amerika adına görüşmeleri yürüten Holbrooke, Aliya için "Bizi en çok zorlayan liderdi" diyerek görüşmelerin ne şartlar altında yapıldığının ipuçlarını da veriyordu aslında.

Sekiz yıllık cumhurbaşkanlığının ardından Aliya yaşlılık ve sağlık problemleri nedeniyle parti başkanlığından istifa etti. 10 Eylül günü evinde, yürürken, düşen Aliya‘nın kaburgaları kırıldı. Ve O‘nun yorgun kalbi daha fazla dayanamadı, 19 Ekim 2003‘te sevgilisine kavuştu. Geride gözü yaşlı milyonlarca insan bırakarak...

Kimse kabullenmek istemedi Aliya‘sız olmayı. Bosna halkı onu politik bir lider değil şefkatli bir baba olarak görmüştü çünkü yıllarca. Ve Aliya yalnızca Bosna‘nın değil dünyada ezilen tüm toplumların öncüsü olmuştu. Aliya, onlar için kahramanlığı, azmi, cihadı, mücadeleyi ve sonunda bağımsızlığı simgeleyen bir efsaneydi. O Aliya‘dır. Anlatılması zor...

Dünyanın muhtelif yerlerinde bile ismi Bilge Kral olarak anılıyordu. Aliya‘ya karşı savaşmış olan Hırvat ve Sırplar bile O‘nun adalet anlayışını ve davasını nasıl sahiplendiğini biliyorlardı. Aliya ismi bundan sonra da asla unutulmayacak; kalplerde, gönüllerde sonsuza dek yaşayacaktır. Çünkü O‘nun tahtı Bosna Cumhurbaşkanlığı sarayına değil insanların kalbine kurulmuştu...

Muhabir: Haber Merkezi