Devletin içinde öyle israflar var ki, anam anam anam
anam.
Yukarıdaki sözler bir muhalif lidere ya da milletvekiline
ait değil, tam tersine AKP nin kuruluşundan bu yana hukukçu kimliğiyle önemli
görevlerde bulunan Burhan Kuzu ya ait. Bildiğiniz gibi itibar sarayının
ardından son israf tartışması da Diyanet üzerinden yapılıyor. Burhan Kuzu bile
canlı yayında çileden çıktığına göre, devlet yönetiminde inanılmaz boyutta
israflar yaşanıyor. Hatırlarsanız önce Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut
makam arabasının çok arıza çıkardığı iddiasıyla yeni makam arabası alındı, sonra
da yeni makam arabasının eski parayla yüzlerce milyar liraya mal olduğu
iddiaları ortalığa saçılınca, arabanın geri iade edileceği söylendi. Belli ki
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, başkanı olduğu kurumun kamuoyunda böyle
tatsız tartışmalara konu olmasını istememişti. Belli ki ülkemizin bu hayati
önemdeki kurumunun, para ya da israf gibi kelimelerin geçtiği cümlelerin içinde
anılmasını doğru bulmamıştı. Tam Diyanet üzerinden yapılan bu nahoş tartışmalar
dindi sanmıştık ki, bir de baktık
devreye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan girdi. Erdoğan, önce Mehmet Görmez i,
Benden habersiz neden arabayı iade ediyorsun diyerek uyardı. Ardından da
Diyanet İşleri ne Cumhurbaşkanlığı bünyesinden bir önceki arabadan çok daha
pahalı ve zırhlı bir araba verileceğini söyledi. En sonunda da geçtiğimiz gün
çıktığı televizyon ekranında, zırhlı süper lüks makam arabasının Diyanet e
yetmeyeceğini, en kısa zamanda bir de özel uçak tahsis edileceğini
açıkladı. Tüm bu tartışmalar sayesinde
de Diyanet İşleri Başkanlığımız seçim propagandalarının en önemli gündem
maddesi haline getirildi. Hâlbuki o kurumun varlık sebebi, sadece ve sadece
milletimizin ahlâk ve maneviyatını yükseltmek olmalıydı. Doğrusunu isterseniz
bu yazıda milletimizin ne büyük zorluklarla boğuştuğunu anlatmayacağım. Her
gece kaç yüz bin insanımızın yatağa aç girdiğini yazmayacağım. İlkokul
çağındaki binlerce çocuğumuzun gerekli şekilde beslenemediğini söylemeyeceğim.
Ya da Bülent Arınç ın, Eğer israfı önleseydik sizden vergi almamıza bile gerek
kalmazdı şeklindeki itiraflarını hatırlatmayacağım. Milletimizin yoksulluğunun
hangi boyutlarda olduğuna zaten sokaklarda şahit oluyoruz. AKP iktidarının
sebep olduğu israfların nerelere vardığını zaten her gün görüyoruz. Dikkat çekmek istediğim nokta şurası; farkındaysanız
Tayyip Erdoğan artık tam bir kanaat önderi gibi davranıyor. Emrine amade
kılınan medya organları sayesinde her gün benzer cümlelerle algı operasyonları
yürütüyor. Mesela Diyanet le Vatikan ı kıyaslıyor, dini tanımlar üzerinden
basit yönlendirmeler yapıyor. Her gün konuşmalarını canlı yayınlayan tekmili
birden otuz iki televizyon sayesinde bu operasyonlarını halka empoze ediyor.
Aslına bakarsanız Tayyip Erdoğan Diyanet İşleri Başkanı nın neye binip neye
binmeyeceğini pek de umursamıyor. Erdoğan, Diyanet in temsil ettiği dini
değerler üzerinden kendisine alan açıyor. Diyanet sayesinde kendisinin
rahatlıkla sürdürdüğü savurganlığını meşrulaştırmak istiyor. Mehmet Görmez in
giydiği cübbe ve sarık üzerinden, devletin tüm kurumlarına sirayet eden lüksü ve
israfı normalleştirmeye çalışıyor. Hepimizin tıpkı kendisi gibi itibarı
uçaklarda, saraylarda ya da dünyevi metalarda aramamızı arzuluyor. Semt pazarlarında patatesi elli kuruş ucuza
alabilmek için tezgâh tezgâh gezen, çocuğuna bir çeşit meyve alabilmek için
akşam pazarını bekleyen insanların, kendisinin ve çevresindekilerin bu gariban
milletin vergileri sayesinde sahip olduğu imkânları sorgulamamasını istiyor.
Oysa biz hayatı boyunca israf ve şatafatın karşısında duran;
İtibar ve üstünlüğün dünyevi zenginliklerde değil, sadece
ve sadece takvâ da olduğunu öğütleyen;
Hicaz yarımadasının hükümdarıyken bile kuru bir hasırın
üzerinde uyuyan;
Kisrâ ve Bizans ın sarayları kendisine örnek
gösterildiğinde de, Bırakın dünya onların olsun, siz ebedi saadet yurduna
talip olun diyen bir Peygamberin (S.A.V.) ümmetiyiz. Öyleyse değişerek gelişmiş bir siyasi figürün
algı operasyonlarına kapılmak yerine, o ebedi saadet yurduna varmamızı
sağlayacak öğütlere sımsıkı sarılmak zorundayız. Yoksa Allah muhafaza hüsrana
uğrayanlardan oluruz da, sonra bize yardım da edilmez.
EYY NEW YORK TİMES!
Geçtiğimiz hafta Amerikan New York Times gazetesinin bir
köşesinde Türkiye deki seçim atmosferi eleştirildi. Hatta Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan ın NATO müttefiklerince baskı altına alınması istendi. Tabii fırsatı
kaçırmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan da hafta boyunca Eyy New York Times
nidalarıyla söz konusu gazeteyi azarlayıp durdu.
Doğrusu Erdoğan benzer tavırları yıllardır tekrarlıyor.
Bunun gibi Batılı bir köşe yazarının herhangi bir eleştirisini günlerce
kendisine malzeme yapıyor. Böylece sıradan bir gazeteciyi azarlamakla bütün bir
Batı dünyasıyla mücadele ettiği izlenimi uyandırıyor.
Oysa şehit kanlarıyla sulanan vatanımızı NATO toprağı
ilan eden kendisi.
Bünyesindeki en güçlü ikinci orduyla NATO ya hizmet
etmekle övünen kendisi.
Yıllardır Bağdat tan Basra ya, Kâbil den Trablusgarp a
kadar birçok İslam coğrafyasında Amerika öncülüğündeki NATO operasyonlarına en
güçlü destekleri veren kendisi.
Bütün bu ölümlerin ve zulümlerin üzerine daha birkaç gün
önce Antalya da yapılan NATO zirvesinde neşeli şarkılar söyleyen Mevlüt
Çavuşoğlu nu Dışişleri Bakanlığı na atayan yine kendisi.
Sayın Cumhurbaşkanı on üç yıldır birçok konuda olduğu
gibi bu konuda da attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmiyor. İşgüzar bir
köşe yazarını kendinize muhatap alıp günlerce azarlamak yerine, aynı NATO nun
tek bir katliamını engelleyin de, biz de sizi alkışlayalım.
TÜRKİYE NİN SEÇİMİ, MURSÎ NİN KADERİ
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî ve İhvan yöneticileri
hakkında darbe mahkemeleri tarafından idam cezası verildiğinden beri iktidarın
seçim mitinglerinin en önemli propaganda malzemelerinden birini de bu idam
cezaları oluşturuyor. Hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hem de Başbakan Ahmet
Davutoğlu, Mısır ın darbeci hükümetiyle tüm ilişkilerin kesilmesini çok kutlu
bir davranışmış gibi anlatıyor. Erdoğan, bir yandan Rabia işaretiyle halkı
selamlarken, bir yandan da Birleşmiş Milletler toplantısında darbeci General
Sisi ile aynı masaya oturmadığını ifade ediyor. İktidarın kontrolündeki
gazeteler, Mursî nin kurtuluşunun AKP nin seçim zaferine bağlı olduğu şeklinde
manşetler atıyor. Lakin aynı darbecilerin finansörü konumundaki Suud
yönetimiyle sürdürülen sıcak ilişkiler her nedense görmezden geliniyor. Darbeye
en büyük desteği veren selef kralın ölümünün ardından bayrakların yarıya
indirilmesi hiç hatırlanmıyor. Sisi ile yan yana gelmemek büyük bir iş gibi
gösteriliyor, fakat İslam coğrafyasının her köşesine kan ve gözyaşı götüren
Amerikan yönetimiyle en güçlü stratejik ortaklıklar kuruluyor. Evet evet,
meydanlarda Rabia işareti yapmak AKP ye belki bir seçim daha kazandırabilir.
Fakat bu hamasi nutukların zindanda hüküm gününü bekleyen Muhammed Mursî ye ya
da diğer İhvan yöneticilerine hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. AKP nin bir
dönem daha iktidar olmasının, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da
Mısır daki hiçbir zulmü engellemeyeceği bilinmelidir. Ey efendiler, ey beyler; Eğer gerçekten bu
idamlar üzerinden bir seçim zaferi daha kazanmayı değil de; Mursî nin idamını
durdurmayı istiyorsanız, eğer gerçekten Mısır daki zulümlere engel olmayı
arzuluyorsanız, lütfen Trabzon da ya da Malatya da Rabia işareti yapmak yerine,
Suud yönetimi üzerinden çareler üretmeye bakınız. Lütfen Çorum da ya da
Yozgat ta darbecilere meydan okumak yerine, uluslar arası arenada çok daha
ciddi adımlar atınız. Mesela Türkiye nin ne kadar vazgeçilmez bir ülke olduğunu
tüm dünyaya ispatlayınız. Mesela seçim meydanlarında kullandığınız güçlü
Türkiye argümanıyla İslam Konferansına veya Arap Birliği ne baskı kurunuz.
Böylece Mursî ve arkadaşlarına bir umut ışığı olunuz. Madem yıllardır kazan
kazan politikası güdüyorsunuz, hiç olmazsa iktidarınız boyunca bir kere olsun
mazlumların kaybetmemesini sağlayınız. Yoksa bu hamasî nutuklarınız istismardan
öteye gidemeyecek bilesiniz!