İlk bakışta, Kimin Cumhurbaşkanı olacağı ile enflasyonun

ne alâkası var sorusu akla gelebilir. Zaten bende iki konuyu birbiri ile

doğrudan ilişkilendirmiyorum. Ama uzunca bir süre tüm dikkatler mahalli

seçimlere yönelmişken hemen ardından da Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve kimlerin

aday olarak ortaya çıkacağı gündemi işgal etmeye başladı. Özellikle de

muhalefet partilerinden çok iktidar partisinin aday belirleme çalışmaları ve

dilden dile dolaşan tahminler hemen her şeyi unutturdu. İşte bu unutma ve

unutturma arasında Nisan ayı enflasyon rakamları açıklandı ve Türkiye açıklanan

rakamlarla birlikte dünyada yüksek enflasyon bakımından ilk 5 ülke arasına

girdi. Kısacası, enflasyon tahminleri ciddi olarak aşıldı. Bundan sonrası için

de yılsonu tahminlerinin tutmayacağını söyleyenler çok. Önümüzdeki sene de genel

seçimlerin yapılacağı düşünülerek, ekonomik uygulamalarda birtakım yanlışlar

yapılma ihtimali gündeme geldiği takdirde korkarım ipin ucu iyice kaçacak.

Şahsen bunu düşünmek bile istemem.

Bu noktada enflasyon oranında Hindistan, Nijerya,

Endonezya, Rusya ve Brezilya nın bizden iyi durumda olduğunu, Venezuela, İran,

Arjantin ve Mısır dan sonraki beşinci sırada yer aldığımızı belirtmek

istiyorum. Elbette her ülkenin şartları farklıdır. Meseleye bu açıdan

bakıldığında bazı imkânlara sahip oluşları dikkate alınarak bizim onlardan iyi

durumda olduğumuz da söylenebilir. Derdim, felaket tellallığı yapmak değil.

Enflasyon rakamlarının özellikle dar ve sabit gelirliler açısından

değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İktidar ve yanlıları enflasyondaki

yükselişin faturasını Merkez Bankası na kesiyor ve böyle bir yükselişin

sebebini faiz oranlarının artırılışına bağlıyorlar. Elbette, bunda faiz

oranlarının artırılışının etkisi olabilir. Ama tek başına enflasyondaki

yükselişin sorumluluğunu Merkez Bankası na yükleyenlere, Peki, iktidar bu işin

neresinde Ekonominin tüm ipleri Merkez Bankası nın elinde ise iktidar ne iş

yapar sormak yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü cari açıktaki endişe verici

durum, paramızın yabancı paralar karşısında hızla değer kaybetmesi üzerine bir

yandan iktidar diğer yandan Merkez Bankası birtakım arayışlara girmişlerdi.

Merkez Bankası nın faiz oranlarını artırması da bu arayışın bir sonucu idi.

Kısacası, ülkemizden sıcak para çıkışını önlemeye, bunu geri çevirmeye yönelik

bir adımdı. Alınan kararların ardından ekonominden sorumlu bakanlar sıkça son

birkaç ay içinde, ülkemizi terk eden yabancı paranın hızla geri dönmeye

başladığını açıklıyorlardı. Böylece kimsenin korkuya kapılmasına gerek olmadığı

mesajı veriliyordu.

Gelinen noktada görünen o ki, atılan birtakım adımlar,

yapılan bazı işler yüreğimizi serinletse de ekonomide bir şeyler doğru

gitmiyor. Yani, sadece para politikaları ile güçlü bir ekonomiye sahip olmak

mümkün değil. Faizleri artırdığınızda rantiyecileri memnun eder onları ülkemize

çekebilirsiniz ama dışarıdan gelen her paranın da bir bedeli var. Bu bedel

bazen enflasyon, bazen de, üretimde daralma olarak ortaya çıkıyor. Ama bedelini

insanımız ödüyor.

Bu bakımdan döviz dar boğazına girmemek, ekonominin

çarklarını döner durumda tutabilmek adına faize sarılındığında toplumun

rantiyecilere hizmet etmek zorunda kaldığını, bunun için öncelikli olarak bir

üretim seferberliğini gerçekleştirmeye ihtiyaç olduğunu unutmamak gerekiyor.

Üretim ise faiz artırarak sağlanamaz. Çünkü faiz artışı beraberinde maliyet

artışını, maliyet artıları da enflasyonu getirir, bu da halkın alım gücünü

zayıftır. Kısacası, bu yolla küresel sermaye, bir diğer ifade ile faiz lobisini

mutlu edersiniz ama kendi insanınızı mutsuzluğa sürülersiniz. Yani, vahşi kapitalizmden

insanımıza fayda gelmez.