Cumhurbaşkanlığı, devletin tüzel kişiliği bağlamında halkın birliğini içte, milletin bağımsızlığını ve devletin hükümranlığını ya da hakimiyetini dışta temsil etmek bakımından kendine özgü bir konum (makam)dur. Kendine özgü oluş doğal olarak belli ve belirgin bir önemi haizdir, ama soyut ve genel bir önem, cumhurbaşkanlığının kendine özgülüğünü intaç etmez. Cumhurbaşkanlığı makamını salt siyasi istem çerçevesinde kavramak ve buna dayanarak özel bir önem atfetmek, üstü örtülü kaba güç olarak iktidarı, deyim yerindeyse, putlaştırmak anlayışının kalıntısı sayılabilir.

Çok başvurulan ve kendiliğinden mutlak bir ölçü biçiminde nitelenen "çağdaş devlet" anlayışından böyle bir yaklaşım çıkartılamaz. Tabii "çağdaş devlet", "sivil" kavram gibi muğlak, ama zihni ayartıcı bir söylemdir ve ayrı tartışmayı gerektirir bir konudur. Bilimsel olanı "modern devlet"tir. İşte cumhurbaşkanlığı temsil kabiliyetini "modern devlet"in oluşum, gelişim sürecinde kendine özgü konum ile yerleştirmiştir. Halkın birliğini olduğu kadar, milletin bağımsızlığını ve devletin hükümranlığını temsil etme yükümü böylece belirleyici hale gelebilmiştir.

Elbette bağımsızlık ve hükümranlık, ortaya çıkan ihtiyaçları, ileri sürülen yeni düşünce ve değerleri, asliyetini koruyarak içkin (mündemiç) kılıcı bir mahfaza veya zarf olarak da gözlemlenebilir. Onun için bağımsızlık ve hükümranlık, milletin tarih sürecinde yaşayarak oluşturduğu, buna bağlı olarak varlığını tezahür ettirme imkanı yüklediği dünya görüşü bütünlüğünde ortaya çıkan kültürün, yani milli kültürün temsiliyetini de kuşatır.

Bu bağlamda devlet sürekliliğini kazanır. Siyasi iktidarın el değiştirmesi ve kullanılması, deyim yerindeyse, asli ve değişmez bir değer ölçüsüne rabtedilmiş olur. Sözgelimi, dün hanedanlık veya mutlak ya da meşruti monarşi rejimi uygulanabilirken, bugün cumhuriyet ve elbette demokratik bir siyasi rejimle kendini ifade edebilir. Hukuk devleti idesi de bu çerçevede anlamını tam olarak icra etme imkanı bulabilir.

İmdi cumhurbaşkanlığı seçimine baktığımızda, yukarıda belirtmeye çalıştığımız cumhurbaşkanlığının kendine özgülüğü anlayış ve duyarlılığının nerdeyse hiç bahse konu edilmediği söylenebilir. Mevhum ve mefruz bir iktidar ve adeta iliştirilmiş bir siyasi boyut açısından yaklaşıldığı gözlenmektedir. Nitekim Anayasada düzenlenmiş bulunan yetkilerin azlığı-çokluğu türünden bir tartışma esas zemin olarak kabul edilmektedir. Bu, hukuki ifadeyle söylenirse, yasanın maddi konusuna ilişkin bir tartışmadan öteye gitmez.

Dolayısıyla yeni bir düzenleme yapılarak sözkonusu yetkilerin ya ilgası, ya iptali ya da tadili, olmazsa yeni bir hüküm ihdası yönüne gidilerek istenilen sonuç elde edilebilir. Ama bütün bunlar, yine bu hukuki deyimle söylenirse, tedvin (cadification) faaliyeti sınırları içinde mütalaa edilirler. Özetle cumhurbaşkanlığının mahiyetine müteallik meseleler hükmünde görülmemelidir.

Aslında, bir anlamda, 1876 Kanun-i Esasi (Anayasa) bağlamında Sultan II. Abdülhamit ile Mithat Paşa nın şahıslarında ifadesini bulan bağımsızlık ve hükümranlık ile iktidar ayrışmasında köklerini bulur. 1908 de II. Meşrutiyet bu sorunun iktidar ağırlıklı yeniden depreşmesi şeklinde görülebileceği gibi, 27 Mayıs 60 ve 12 Eylül 80 hareketini de buna eklemek olasıdır. Nedenleri, sonuçları ve irdeleme ve eleştiri unsurları farklılık arzetse de, genel olarak böyledir.

Fakat şimdiki durum, o kadar dar ve sığ alanda ifade edilmektedir ki, bırakınız geçmiş olaylardan ders çıkartmayı, ileri sürülen nedenlerin ve gerekçelerin sahihliği bile yapmacık, derinliksiz kalmaktadır. Sözgelimi kimin cumhurbaşkanlığına aday olacağından tutun, gerginliğe meydan vermeyerek uzlaşma sağlanmalıdır gibi taleplere kadar, gerçekte ayrıntı bile olamayacak hususlar tartışmanın konusunu oluşturabilmektedir. Son çözümlemede sesi yüksek çıkan bir kısım medya, bazı sivil toplum örgütleri (!) ya da sözümona gazeteci, yazar, bilimadamının kendilerinden menkul istemlerine göre cumhurbaşkanı belirlenecek.

Bize göre cumhurbaşkanlığı ve seçimi bu istemlere göre olmamalıdır, olamaz da.