Başlıkta savaş kelimesi yerine çatışması demek

sanıyorum daha doğru olurdu. Ancak, özellikle seçim kampanyası döneminde ve

ardından hâlâ iki kesim arasındaki sürtüşme şiddetinden bir şey kaybetmiş

değil. Özellikle Anadolu nun her köşesinde cemaat mensupları kendilerinin haklı

olduğunu, iddialarının gerçekliğini öylesine savunuyorlar ki, kişisel bir

hakları söz konusu olduğunda böylesine savunmaları mümkün değildir. Bunun

çeşitli sebepleri olmakla birlikte cemaat tabanı tavandan gelen mesajlarla

çatışmada kendilerinin haklı olduğuna inandırılıyor. Böyle olsa AK Partili de,

cemaat yanlısı da olmayan bir kişinin bir iş yerinde tartışan taraflara

yönelik, İki tarafında yanlışları var. İki tarafta tartışmada ölçüyü kaçırdı

değerlendirmesi karşısında cemaat yanlısı tartışmacı sesini kavga eder gibi

yükseltmez, Bizim dediğimizden başka doğru yok anlayışı sergilemezdi. Cemaat

yanlılarının özellikle Başbakan ve AK Parti yöneticilerinin medyaya yansıyan

üslubuna karşı öfke duymalarını anlamak mümkün. Çünkü meselenin tartışma

olmaktan çıktığını, hakaret yarışına döndüğünü söylemek yanlış olmaz. Bu üslubu

savunmanın da imkânı yok. Çünkü ortada Başbakan ve taraftarlarının söylediği

gibi bir paralel yapı ya da devlet içinde bir çete var ise bunun belirleme ve

cezalandırma yetkisi emniyet ve yargıya aittir. Emniyet ve yargıda paralel

yapının eline geçmiş ise, Yargılamayı da bizzat biz yapıyoruz şeklinde bir

yaklaşımın doğru olup olmadığının artık masaya yatırılıp değerlendirilmesi

gerekir. Aksi, halde bu çatışma kan davasına dönüyor. Çatışmadan hangi taraf

galip çıkarsa çıksın, toplumda oluşan kamplaşma varlığını koruyacaktır.

Taraflar karşılıklı fırsat kollama pozisyonunu sürdürecek, birbirlerinin

açığını arayacak, bulamazlarsa suç icat edeceklerdir. Bu ise adaletin bir

kenara itilmesi, karşılıklı olarak yargısız infazların doğal kabul edildiği

anlamına gelir ki adaletin tecelli etmediği bir tartışmada herkes kendine göre

halklılığını koruyacaktır. Adalet duygusunun yerini intikam aldıktan sonra

başka türlü bir davranış beklemek de mümkün olmaz.

Özellikle iktidar sahiplerinin ellerindeki gücü öfke ile

ölçüsüz bir şekilde kullanmaları toplumda uzun yıllar unutulmayacak acılara

sebep olabilir. Devlet olarak, Ben size gösteririm anlayışının terk edilmesi,

sadece suçluların üzerine gidilmesi gerekir. Çünkü her gün televizyon

ekranlarından ve gazetelerden dillendirilen bazı iddialar cemaat tabanını

tavandan koparmıyor, bilakis birbirlerine kenetlendiriyor. Başbakan ve hükümet

sözcüleri, Tabandaki samimi insanların ithamlarının hedefi olmadığını

söyleseler de taban, tavana yönelik itham ve hakaretlerin kendilerine yönelik

olduğunu düşünüyor. Yani, kendilerini bu ithamların dışında tutmuyorlar,

hakaret ve aşağılanmayı hak etmediklerini düşünüyorlar. Gerçekten, cemaatin tabanı

çalışma ve yardımları hiçbir karşılık beklemeden yapıyorlar. Ülkeye ve İslam a

hizmet inancıyla çalışıyorlar.

Bunun içinde muhatap oldukları hakaretleri sindirmeleri

mümkün olmuyor. Bu ateşin hafiflemesi için yöneticiler her gün çıkıp konuşmak,

hakaretler ve ithamlar sıralamak yerine ortada bir suç ve suçlular varsa

bunları ilgili kurumlara bırakmaları gerekiyor. Çünkü yargı sonuçlanmamış

olduğu için iddia ve ithamların sürdürülmesi yargısız infaz yapıldığı

duygusunun oluşmasına zemin hazırlayabilir. Gerçi şu anda iki taraf da

karşılıklı ithamlarında sınır tanımıyorlar ama bunun yanlış olduğunu artık

birilerinin görmesi lazım. Zaten ülkemizde var olan farklılıklar toplumda

karşılıklı tahammülsüzlüğü körüklüyor, farklılıklara rağmen birlikte yaşama

anlayışı bir türlü yerleşmiyor. Buna bir de paralel yapı-iktidar mücadelesinin

eklenmesi, bu çatışma vesilesiyle toplumun adalet duygusunun bir kez daha yara

alması ciddi sıkıntılara yol açabilir. Birilerinin sandığı gibi iki taraf

arasında savaş (çatışma) bitmemiş, cemaatin kaybettiği yaklaşımı da doğru

değildir. Çünkü öyle çatışmalar vardır ki, sonunda kazanan tarafta ciddi

kayıplara uğramış olabilir.