Geçen hafta camiler haftası dolayısıyla ezan ve müezzin konusu üzerinde durmuştuk. Bugün de aynı yazının devamı niteliğinde cami ve çevresi üzerinde durmaya çalışalım. Elbette biz burada kusur aramıyoruz; aksine güzelliği, güzellikleri görmek ve paylaşmak istiyoruz.

Birtakım istisna halleri bir tarafa bırakarak davetin (ezan) hem de güzel bir davetin olması gerektiğini vurguladıktan sonra; bugün böyle bir davetin vuku bulduğunu düşünerek camiye yönelelim. Camiye girerken gözlerimizi kapatmıyoruz elbette Görmemiz gereken güzellikleri ve elbette bu güzellikleri örten kusurları da görerek içeri girmeye çalışalım.

Böyle bir durumda öncelikle caminin mimari unsurları, çevre düzenlemesi ve temizliği dikkatimizi çekmektedir. Temizlik İslâm ın ısrarla üzerinde durduğu hassas bir konudur. Cami, çevresi ve şadırvanı, hem mimari dizayn hem de temizlik bakımından birbirine uyumlu ve orantılı olmalıdır. Bir ibadet mekânında göz bunları arıyor, gönül istiyor.

Yeni yapılan camilerin büyük bir kısmında mimari üslûp bulmak mümkün değildir. Gecekondu sitilinde yapılan bu camiler İslâm ın estetiği ile örtüşmemektedir. Durum böyle olunca, buralarda huşû içinde ibadet etmek de mümkün olmuyor. Hele cuma günleri ibadet adına cinayet işleniyor demek dahi mümkündür. Çünkü camiler camaati almıyor, cami çevresine dağılan cemaatin de cami çevresinde hiç olmaması gereken mezbelelik vb. manzaralarla karşılaştığı herkesin malumudur. Metrûk vaziyetteki bu mekânlarda kılınan namazlar yatıp kalkmanın ötesine geçmemektedir. Çünkü ibadetin bir gereği olan huşû için, mekân ferahlığına, temizliğe ihtiyaç vardır. Herhalde bu durumdan kimse rahatsız olmuyor ki, her zaman aynı manzaralarla karşılaşılıyor. Çirkin görüntülere alışmak ne kötü!

İşin vahameti, ciddiyeti ve önemi anlaşılmış olmalı ki, artık büyük camilerde temizlik konusu belediye veya temizlik firmaları tarafından yapılmaktadır, dolayısıyla bu camilerin çevresinde bir özeni görebiliyoruz. Fakat bunların dışında kalan camilerde, eğer imamın veya cami derneğinin özel bir gayreti yoksa, cami çevresi "doğallığı"nı muhafaza etmektedir. Oysa cami çevresinin pırıl pırıl olması, ibadet için oraya gidenler üzerinde manevî bir etki yapması gerekir.

Ayrıca birçok cami ve çevresi iş yerlerinin muhasarası altındadır, dolayısıyla buralar ibadet eden kişiyi rahatsız edici unsurlarla doludur. Camiye girdiğinizi anlamakta güçlük çekiyorsunuz. Hatta caminin devamlı cemaati ve bu dükkânların gelirlerinin paylaşımı yüzünden cami derneğindeki dedikodulardan haberdar iseniz, ibadetinizi bu dedikodulardan ne kadar arındırabilirsiniz Dörtyol ağzındaki camilerin tuvaletlerinin geliri, paylaşımı; tuvalet kiracısının çevreyi rahatsız eden tavırları problem olmaya devam etmektedir.

Camiler elbette hayatın içinde olmalıdır, fakat camilerin ticarethanelerle bu kadar içli dışlı olması ve cami çevresinin ibadetin sıhhatine zarar verecek boyutlara ulaşması da doğru değildir. Bazı kişiler, cami derneğine herhangi bir katkı sağlamadıkları halde yıllarca dernekten ayrılmaması rant dedikodularına da sebep olmaktadır. Söz konusu camilerde bu konular yüzünden cemaatin mahkeme kapılarına taşındığı da malumdur.

Her zaman yolumuz düşmüyor ama düştüğü zamanlarda selâtin camilerinde ibadetin manevî havasını iliklerimizde hissedebiliyoruz. Buraların mimari tarzı, içinin rahatlığı, yüksekliği, genişliği manevî bir iklimi yaşatıyor. Bilhassa bahçesinin genişliği sizi çevrenin vâveylâsından uzaklaştırıyor, sanki dünyadan kopuyorsunuz Hiç kuşkusuz yapanın niyeti de burada önemli bir etkendir.

***

İmamlar konusuna gelince; bugün kendisini görev yaptığı mekânın şartlarına göre iyi yetiştirmiş, mihrabın değerini kavramış ve görevinin hakkını veren, ayrıca mihrabın istediği ahlâkî kişiliğe sahip imamlar vardır, Allah onlardan razı olsun. Onlar müslümanların baştacıdır, onlar her zaman cemaatten gereken izzet ve ikramı görmüş ve görmektedirler.

Ancak görev yaptıkları mekâna daha hazır olmayan, okuması, öğrenmesi, yetişmesi, olgunlaşması, pişmesi gereken imamlar da vardır. Kıraatlerini dinlemek sabır gerektiriyor, hitabetlerine kulaklarınızı tıkamak zorunda kalıyorsunuz veya vicdanen büyük tedirginlik duyuyorsunuz. Günde en az kırk defa okuduğu Fâtiha sûresini doğru düzgün okumakta zorlanan imamlar var. Bir "dil terbiyesi" almadığı için harflerin kafasını, gözünü yarıyor. Ayrıca "ses terbiyesi" almadığı için de huşû içinde ibadet etmek mümkün olmuyor.

Söz gelimi şimdilerde ramazan ayındayız, camilerimiz bülbüller gibi şakıyor olsa, bir tarafta bilgili, etkili ve müeddep vaazlar, bir tarafta ilâhiler, bir tarafta teravih namazları ve cemaatin katılımıyla söylenen salâtü selâmler, salâtü ümmiyeler, ölgün bir vaziyette gelen cemaati diriltmeye yeter de artar bile

Diyanet in bu konuları önemsemesi, kalıcı çözümler üretmesi ve gereken önlemleri alması en başta gelen görevleri arasında olmalıdır diye düşünüyorum.