İnsan şerefli varlıktır teorik olarak... Fakat “İnsan zerre kadar iyilik işlerse veya zerre kadar şer işlerse karşılığını görür” mealindeki ilâhî kelâmının, insanın yaşam sürecinde karşılık bulmaya başlamasıyla, kişi “eşref-i mahlûk” veya “belhüm adal” tasnifine göre kendi konumunu belirler. Böylece insan yapıp etmeleriyle bu teoriyi uygulama alanına taşır.

Kişinin “hayırlı olma” ve “hayır üzere olma” hali onun zihin konforunun uygulama planındaki durumuna bağlıdır. Bunun sonucu olarak “kıymet bilme” de “kıymetin bilinmesi” de zihnin dışa yansıttığı göstergelerle görünür hale gelir.

Meselâ “sevmek” kalp merkezli bir olgudur. Seven insan her zaman öndedir, kârdadır, hayırdadır. Seven insan hayatı doğru okuma şansına sahiptir. Sevmek sevgi gösterisinde bulunmak değildir veya sevgi gösterisinde bulunmak sevmek değildir. Çünkü sevmek aynı zamanda iman merkezli kalbî bir olgudur. Bu bağlamda söylemek gerekirse birçok insan iman ettiğini sanıyor.

İnsan hangi kültür düzeyinde olursa olsun, kişinin nefsi kendisinin tatmin edilmesini ister, nefsi tatmin etmek ise sevmek değildir, çünkü nefsin istekleri maddîdir, oysa sevmek yüce bir duygudur. Sevmek gıdasını iman kaynağından alır. Bunun için de sevme makamında “ben” yoktur, “benlik” yoktur. Fakat kişi de “ben”in ve “benliğin” olmayışı onun omurgasız olması anlamına gelmez. Bu olguların sancısını yoğun bir şekilde çekmiş bir insan olarak Mehmet Âkif’in de dediği gibi, “Kim demiş uysal koyunum, kesilir fakat çekmeye gelmez boynum” deme onurunu da gösterebilen kişidir seven insan.

Meselâ üst bir söylem olarak, “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” cümlesinde soyut bir anlatım söz konusudur, “İnsan şereflidir” cümlesinde olduğu gibi. Yaratılanı severiz, severiz de yaratılanlar içinde nice farklı kategorilerde yer alan türler vardır. Bunların içinde kuzgun da var, anka da, akrep de, kuzu da, koyun da, ayı da, domuz da var.

Yine bunların içinde insan da var, baba da, ana da, eş de, evlât da var. Sevme konusunda bunları birbirine karıştırırsak her birine ayrı ayrı zulmetmiş oluruz. Oysa her birini, sevgiyi ya da saygıyı “hak ettiği” kadar sevmek ve saymak, sevgi adaletinin bir gereğidir.

Her doğurganın “anne” olamaması, her babanın “baba” olamaması gibi... Kimi gerçekten “baba”, kimi de “biyolojik baba”dır. Sevginin terazisi olmadığı için kime ne kadar sevgi duyulduğu ölçülemez. Gerçek sevgi, kimi seveceğini ve kimi ne kadar seveceğinin ölçüsünü de kendisi belirler.

Sevmek, “sevgiye lâyık olan”ı sevmektir. Çünkü herkes sevgiye lâyık değildir. Kuşkusuz sevginin derecesi çok yüksektir. Sevgi ile saygı çoğu defa birbirine karıştırılır. Saygı, sevgi ortamının bir göstergesidir. Sevdiğimize saygı duymayacak mıyız gibi bir soru, abesle iştigaldir, çünkü saygı sevgide mündemiçtir. Fakat saygı sevgiyi içermez; saygı sevgiden ayrıldığı zaman durum farklılaşır.

Sevmeyip de sadece saygı duyduğumuz veya saygı duymak zorunda olduğumuz insanlar vardır. Kalp sevilmeye lâyık bulmadığı ya da sevmeye değer görmediği kimselere karşı sadece “saygı” duyar; o da saygıya lâyıksa!

Gönül bu, hiçbir baskıya boyun eğmez; onun için de “gönül ferman dinlemez!” Bir insanı sevmeliyim diyerek sevemeyiz. Bu gibi hallerde işin içinde mecburiyet vardır. “Bazı insanları sevmek gerekir” demek, bu işin içinde nefsin bir beklentisi vardır demektir. Gönül severse, sever; bu insanı sevmeliyim diyerek o insan sevilmez. Bu gibi hallerde zihnimizi yönlendiren ya aklımızdır ya da nefsimiz.

İnsanın çevresinde “sevgi”ye lâyık insan sayısı azdır, birdir, ikidir, üçtür, daha fazlası olmaz. Bunlar da aynı türden değildir. Meselâ iki eş olmaz gönülde, ya da gönül iki ayrı eşi aynı değerde “eş” olarak görmez. Çünkü bir insanın hayatında “dû zen” (iki kadın) varsa, o kişinin gönlünde “düzen” olmaz. Çünkü sevgi şirki kabul etmez.

Bir yerde şirk varsa orada “şirket” vardır, şirket ise “menfaat” amacıyla kurulmuş iktisadî bir oluşumdur. “Eş”in, “eşler” haline gelmesi menfaat merkezlidir. Menfaat ise nefsin bir talebidir. Menfaate “sevgi” demek şirktir. “Sizin için hayırlı olan birdir”deki mânayı iyi anlamak gerekir.

Peki, bugün herkes “eşli” midir “Sevgi” anlamında hayır, çünkü sevgi, sevmenin göstergelerine bağlıdır. “Alışkanlık, çaresizlik, sıradanlaşmışlık, biyolojik gereksinim” gibi hallerin göstergeleri olarak “çocuk sahibi olmak, yalnız kalmamak, toplumsal geleneğin icabı” gibi söylemler karşımıza çıkıyor. Bazı insanlar, “Allah’ın emri” derken bile ezberlenmiş bir cümle olarak söylüyor bunu; gerçekten Allah’ın insanın fıtratına yerleştirdiği sevgiyi içselleştirdiği için değil...

Bu şekildeki evliliklerde “kan bağı” en önemli unsur olarak görülüyor. Bu tür evliliklerde eşler arasındaki ilişkiyi sevgi döllemiyor, bu kişiler arasında “biyolojik” bir oluşum gerçekleşiyor o kadar... Bu da “biyolojik evlât” ve “biyolojik akrabalıklar”ı çıkarıyor ortaya…

Bu tür ilişkilerde de ruh olmadığı için yansımalarında da hiçbir tat, lezzet olmuyor. Bazıları, “Ne oldu bize, biz niye bir araya gelemiyoruz ” tarzında nameler döktürüyor. Bu tür insanlar “fizikî yan yanalık”la yetinerek mutlu olduklarını sanıyorlar. Oysa ruhların imtizaç etmediği böyle bir birliktelikten kimse tat almadığı gibi söylemeye cesaret dahi edemiyor, çünkü ortada müthiş bir iki yüzlülük ve de alternatifsizlik vardır.

Son zamanlarda “birlikte görünmek” için “akraba davetli yemekli toplantılar” tertip ediliyor. Bu davetlere itiraz sesleri yükseltmek yerine, “biyolojik büyükler”e karşı ayıp olur, nasıl olsa bir saat, bir buçuk saatlik yan yanalık, bunu büyütüp de hır çıkarıcı olmanın âlemi de yok deniyor.

Sahtekârlığın, samimiyetsizliğin her tarafı kapladığı günümüzde “şehirli olma”yı beceremeyen “köylülerin şehir anlayışı” bundan öte bir şey olabilir miydi ki zaten Hani cepleri de üç beş kuruş para gördü ya tut tutabilirsen onları... Böylece modern ( ) oluşumlar icat ederek başkalarına karşı “akrabalar arasında dayanışma havası” verilmiş oluyor. Riyanın bu kadarına da pes doğrusu... Zaten buluşulan bir lokantada kimse kimseye “yük” de olmuyor, herkes kendi parasını kendisi ödüyor. “Alaman usulü” diyorlar buna da... Kendi usulleri nereye kaçtıysa!

Ailenin “biyolojik büyüğü” veya büyükleri de hödük gibi oturuyor ortada... Zorunlu katılımların olduğu bu toplantılarda gelinler de, damatlar da “İyi oluyor böyle, hiç olmazsa büyük geçinen hödüklerin kahrını daha fazla çekmiyoruz” diyerek memnuniyetlerini dile getiriyorlar!

Hatırlanacağı gibi yemekli toplantılar “iş toplantıları”dır. Bu toplantılarda iş görüşülür, “menfaatler” konusunda ortak noktalar belirlenir. “Ev sıcaklığı”nın yerini menfaatler aldığı için bu toplantılar evlerde yapılmaz. Bir türlü “ev” olamayanlar da çeşitli bahanelerle “ev”den kaçıyorlar, sevgileri de kapı dışarı ederek...