Bir dönem, bizler de kavganın içinde yer aldık… Yaşlarımız onsekizdi, ondukuzdu, yirmiydi. Vatan kurtulmayı bekliyordu. Komünistler dinsiz bir sistem için silaha sarılmışlardı. Komünizm ülkeyi işgal edecekti.
Sütçü İmam’ın torunları, Nene Hatun’un mirasçıları gereğini yapmalıydılar.
Karşı koyduk… Okullarda, sokaklarda, şehirlerde cenk ettik.
Niyetlerimiz halisti. İnanmıştık davamıza. Ülke bağımsızlığını korumalıydı, düşmanların ve yerli işbirlikçilerin taarruzlarına terk edilmemeliydi.
Sokaklara, caddelere çıktık.
Ettiğimiz kavgadan hâsılat devşiren başkaları oldu. Darbeciler kazandı, dışarısı kazandı, içerdeki karışıklıktan medet umanlar emellerine ulaştılar.
Bizlere ne düştü peki? Ölümler, sürgünler, hapisler düştü.
Şimdi… Genç genç insanları ölümlere götüren insafsızlar, hainler dur durak bilmiyor. Kitaplarında ahlak diye bir şey yok. Ülkeyi karıştırmak için her yolu deniyorlar.
Toplumu mutsuz ve umutsuz kılmak için şiddeti, belirsizliği yayıyorlar.
Bu yolun sonu var mı?
Kesinlikle yok. İster PKK olsun, ister DEAŞ olsun, hiçbir silahlı örgüt, öldürerek, bombalayarak, şehirleri yaşanmaz kılarak amacına ulaşamaz.
Ne yapar peki? Umutsuz, karanlık, belirsiz, ürküntü doğuran ara dönemler oluşturur. Toplumun kafasını karıştırır, yaşam iştahını kaçırır, geleceği flu hale getirir.
Peki, bunu sağlayanlara, bu zemin fayda getirir mi? kesinlikle hayır. olan insanlarımıza..olan ülkemize..olan Türkiye’mize olur.
Zaman kaybederiz, güç kaybederiz, istikbalimiz gevşekleşir.
Gelecek nesillere daha yaşanılır bir Türkiye, daha yaşanılır bir dünya bırakmadığımız için derin elem duyarız... O kadar.
Onun içindir ki, işin bir fiziki tedavi boyutu, bir de manevi rehabilitasyon boyutu var.
İlgililerin bu yazıyı dikkatle okumalarını salık veririm. Bir tarafta, polisle, istihbaratla, jandarmaya, güvenlik güçleriyle bu şer odaklarına karşı durulurken, öbür yanda, toplumun farklı kesimlerinin şiddete karşı duvar örmeleri için zeminler hazırlanmalı, ortak paydalar üretilmelidir.
Şiddetin fiziki tedavisiyle, manevi rehabilitasyonu aynı anda yapılmaz ise, boşluk doğar, başarı gecikir.
Bunu nasıl yapacağız peki?
Durmadan dağa çocuk gönderen şehirleri, köyleri, mahalleleri manevi olarak, insani olarak rehabilite etmeliyiz.
Oralara özen göstermeli, hiçbir ayırımın olmadığını, ortaya konan sanal iddiaların gerçeği yansıtmadığının örneklerle, fiili durumlarla gösterilmelidir.
Devlet, adalet kucağını... Merhamet elini, kararlı nazarını ortaya koymalıdır.
Bu ülke farklı görüşlerin rahatlıkla kendini ifade edebileceği, şiddete başvurmadan kendini resmedeceği ülke konumunda olmalıdır.
Manevi rehabilite için, donanımlı, bilinçli öğretmen, doktor, hemşire, hâkim, savcı, düz memur mühimdir.
Artık bazı bölgeler sürgün yeri değil, vatanın özenle üzerinde titreyeceği, özel personelin, donanımlı, bilinçli personelin gittiği yerler olmalıdır.
Bu konuda devletin yakın ve uzak hedefleri, programları olmalıdır.
Detayları başka bir yazıda açıklayacağım.