Ekmek sebil, su gani; iyi de huzur hani?

Çarşı pazarda bolluk, yumurta dolu folluk; iyi de niye ödenmez yolluk?

Eskiden yoktu şimdi var, niye dolmaz dolaplar?

Bolluk bereket midir sahiden; ya da yokluktan gelen köylünün, kasabalının oyalandığı istasyon mudur bolluk?

Yoklukla bolluk arası çıktığı arayışta yolunu kaybedip evinin yolunu bulamayan ne çok insan var günümüzde.

Ben onu ekmek almaya göndermiştim, aslanın ağzına kadar gidip yolu uzatacağını nereden bilebilirdim ki?

İstediği ekmek parası idi, yanına bir sürü şeyi takarak geldi.

Eli ekmek tutsun diye onu işin başına geçirmiştim, eli ekmek haricinde her şeye gitti, bir tek ekmeğe gitmedi.

İlk önce ekmeğini yediği kişiye ihanetle başladı işe.

Elindeki prestijli diplomalarla ekmek yolunu bulurum sandı, nankör olduğunun farkında olmadan.

Her şeyin fazlasına sahipti, işin içinden çıkamadı.

En büyük işi içinden çıkamadığı iş ne ise o oldu.

Seveni çoktu, o denli düşman biriktirdi.

Malı mülkü çoktu, her şeye eşya değeriyle bakmayı öğrendi.

Üzerindeki kıyafet birkaç beden boldu, cebindeki para da öyle.

Cebindeki para yaşadığı hayata bol geliyordu.

Hakkı yok, haklılığı çok, hakikatle başı hoş değildi.

Laf çok, icraat yoktu.

Her şeyden düzine düzine, öbek öbek, kasa kasa vardı.

İsteyene istediği döke saça yeterdi.

Kalabalık iyi, alâka şahane, fırsatlar boldu.

Ne olduysa böyle olduğu için oldu.

 

KİTAPLAR KONUŞMUYOR ANNE!

Diyanet fuarının Beyazıt’tan yeniden eski yerine yakın bir yere Ayasofya ile Sultanahmet Camii arası mekâna alınması da yayıncıları pek memnun etmişe benzemiyor.

Birçok yayıncı burasının da okuyucu yoğunluğunu sağlamak açısından uygun bir yer olmadığını söylüyor.

Onlara şunu bir türlü anlatamadım: Sorun mekânda değil, kitapla arasına başka şeyler yerleştiren, kitaba giden iç yolunu uzatan insanımızda.

Şahsiyet gelişimi ve toplumsal değişim noktasında kitabın müessir rol oynadığına inanmıyor insanlar eskisi gibi.

Müşterek dertler kalmayınca bireysel ilgilerin peşinde koşuyor insanlar.

Okuma mekânlarının yerini çoktan takılma ortamları almış bile.

Fuarı gezenlerin kitaplara bakışındaki o eski tecessüsten de eser yok artık.

Bacası sönmüş fabrikalar gibi.

Konuşmayan, susan, somurtan ya da kırıtan kitaplar var daha çok.

Kitaplar konuşur mu demeyin.

Zihninizde boşlukta kalan ipin ucunu bağlamaya gönüllü olan kitap kendini belli eder.

İnsanlar da öyle eskisi gibi kitaplar üzerine konuşmuyor.

Herkes kendi kitabını okuyup kendi şarkısını söylüyor.

Kimsenin kimseyi merak ettiği yok.

Dostlar biz kitap fuarı kurulacak müsait mekânları değil, kitaba doğru giden merak duygusunu, heyecan ve iştiyakı kaybettik.

Nasıl olsa modern kentlerin ateş böcekleriyle yolumuzu bulup aydınlanıyoruz.

Yayıncılar da yazarlar da heybesinde her vakit kitap taşıyan, yaşadığı çağdan rahatsız meselesi olan doksanlı yılların okuyucusunu bekliyor.

Heyhat! O bir hevesti.

Aynalar yolunu kesti!