Materyalist temeller üzerine kurulmuş sistem için insan bir çözüm arayışına giriyor. Hayatın bu dünyadan ibaret olduğu temellerine dayalı bu sistem tüm insanlığı cenderesi altına almış durumda. Kapitalist sistem insanları daha fazla sömürebilmek için çalışma tüketme arasında kurguladığı bu hayat insanın anlam dünyasını karşılamaya yetmiyor. İnsan yaratılış gereği Allah’a ve ahiret gününe yani öldükten sonra da bir hayatın olduğu yazılımı ile yaratıldığı için sadece maddi şeylere sahip olmak tatmin etmiyor. İnsan yapımı izmler ve inanç sistemleri insanı tüm varlığı ile idrak etmekte sorun yaşadığı için problem üzerine problem üretiyor. Kapitalist sistem de insana hedef gösterilen daha çok çalışmak daha fazla tüketmek, ihtiyacı olmayan her şeyi tüketmek, yine tüketmek, yine tüketmek. Zaten tatil günlerinin icadı da bu sebeptendir; haftalık tatil, yıllık izin. Kapitalist sermaye ürettikleri ürünlerin ellerinde birikmesiyle artık işçi sınıfların da bunları tüketmesine karar verdi.

Yirminci yüzyılı yaşanan bütün savaşlara rağmen en kötü savaşın dünyadaki tüm halkaların tüketim toplumu haline getirilmesi olduğunu bugün dünyanın geldiği noktadan söyleyebiliriz. Batı doymak bilmez hırsını ne Amerika’yı ne Afrika’yı ne Asya’yı sömürerek tatmin edemedi. Bu coğrafyaların kaynaklarını sömürerek elde ettiği sistemi kendi coğrafyalarında krize girdikçe dünyanın diğer coğrafyalarına bulaştırdılar. Çünkü Batılı zihniyete göre hayat bu dünyadan ibaretti ve bu dünyada tüm hazlar en hızlı şekilde tatmin edilmeliydi.

Batı kendi toplumlarını daha fazla tüketmek üzerine zehirlerken hem çevreye hem de diğer dünya halklarını zehirlemekten geri durmadı. İnsanın manevi olan ile bağını koparan Batı insanın yaşayacağı manevi tatmini sağlamak için başka yollar bulmaya çalıştı. Tüketenler arasında sınıflar oluşturarak bunun yaygınlaşması için “moda” denilen aracı üretti. Moda, toplumların ulaşması gereken son nokta diye pazarlanması manevi tatminini sağlayamayan insanın dikkatlerini buraya çekerek düştüğü boşluğu doldurmaya başladı. Moda sayesinde de artık ihtiyaç olmayan ürünler ihtiyaç haline geldi.

Batı sanayi devrimi sonu oluşan üret-tüket-ihtiyaç olmayan ürünleri üret-ihtiyaç olmayan ürünleri sat ve sonu çöp olan bu medeniyeti iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile neredeyse balta girmemiş ormanlarda yaşayanlara da ulaştırdı. Afrika’da, Uzak Doğu’da ayağına giyecek ayakkabısı olmayan toplumların evlerin başköşesine yerleştirilen televizyonlarla bu uluslar da anlık Batı modasını takip edebilir duruma getirildi.

Seri üretimin artması, iletişim teknolojilerinin yazılı basından hızlı bir şekilde görsel, duyusal hale gelmesi, moda akımlarının çoğaltılması, bu moda akımlarının reklâmlar eliyle toplumlara yerleştirilmesi… Son yüz yılımızın kısa özeti.

Süreç hâlâ da böyle işlemekte. Günde bir doların altında çalışan insanların ürettiği seri fabrikasyon ürünler, üzerine basılan moda markalar, reklâmlar, daha fazla tüketim, ihtiyaç olmayan tüketim… Sistem bu şekilde işlemeye devam ederken modanın merkezi olan Paris’ten bir haber, ajanslara düştü. Haberin başlığı, “ Fransa daha az tüketim için, 'kıyafet tamirini teşvik' paketini hayata geçirecek” şeklinde. Haberin detaylarında, “Fransa, giyim sektöründeki hızlı tüketimi azaltmak için yeni bir teşvik paketini hayata sokmaya hazırlanıyor. Buna göre, yenisini almak yerine eskisini tamir ettiren moda sever Fransızlar ödüllendirilecek” diye devam ediyor. Her yıl çöpe atılan 700 bin ton giyim eşyasının önüne geçmek için Fransa kendince çözüm aramış ve bunu da hayata geçirmeye çalışıyor.

Bu haberi okurken çok değil bundan yirmi beş otuz yıl önce bu topraklarda da hiçbir ürün giyim olsun yiyecek olsun israf edilmemesi için yapılanlar aklıma geldi. Örneğin büyük kardeşin kıyafetini ya küçük yaşındaki kardeşi ya da akrabadaki, komşudaki bir alt yaştaki çocuklara giydirilirdi. Aşağılık kompleksine düşmeden komşu çocuğu diğer komşudaki büyüğünün montunu giyerdi. Bizim toplumumuzda yama denilen bir mesele vardı. Ve iyi yama ustaları. Kıyafetlerin eskiyen yerleri onarılır ve giyinmekten utanılmazdı. Gömleklerin yakaları eskidi mi tersi çevrilir, dikilir gömlek iyice eskiyene kadar da öyle giyinilirdi. Eskimiş yün kazaklar sökülür oradan elde edilen, ortaya çıkan ipliklerle paspaslar örülürdü. Çünkü bizim inancımıza göre hiç bir nimet israf edilmemeliydi. Büyüklerimiz bu şekilde bir tüketim anlayışına sahipti. Kanaatkâr, kendi ihtiyacını düşündüğü kadar çevreye başkasına zarar vermeden bir yaşam modeli geliştirmişlerdi. Şüphesiz bu anlayışın oluşması İslam’ın hayatımızda olması ile ilgiliydi.

Hatta çocukluğumdan hatırladığım sokağımızda arkadaşımızın ninesinin kilim tezgâhı vardı. Yamadan geçmiş oldukça eskimiş eşyalar şeritler halinde kesilir, bu tezgâhta kilim haline getirilirdi. Mahalledekiler ve çevredekiler bunu bilir, eskilerinden elde ettikleri yumakları arkadaşımın ninesine getirir; bazıları günlük kullanım için kilim dokutur ya da çeyizlere konulmak üzere dokumalar yapardı. Çok uzun süre önce değil. Renkli televizyonlar ve reklâmların hayatımıza yeni yeni girdiği zamanlar. Batı televizyon yayınları ile bizi kendine benzetti. Reklâmlarla daha fazla tüketmeyi öğretti. Toplum olarak bırak kardeşler birbirinden kalmış kıyafetleri giymeyi bırak kendi kıyafetlerini ‘modası geçti’ diye giymemeye başladık. Bir mevsim giydiğimizi diğer mevsim giymemeye başladık. Her sezon yenilenen gardıroplar!

Fransa ise bu tip bir yaşam şeklinin gelişmesi için “ayakkabısının topuğunu yenileten bir kişi 7 euro geri ödeme alacak. Ceket, etek gibi kıyafetlerde ise yenileme karşılığı 25 euroya kadar para iadesi alınabilecek” diye kanun çıkararak sağlamaya çalışıyor.

Anlaşılan Müslümanlar olarak Müslüman’ca yaşamaya ve Müslüman’ca tüketmeye Batı’dan moda olarak gelince olacak. Müslümanlar olarak tüketime dair farklılık ortaya koymadığımız sürece de hep Batı’nın pazarı olacağız.