"Benim derdim senin derdini döver, çünkü ben geleceğim"

Türkiye nin sorunları çok, hem de pek çok... Bu sorunların sebeplerini aramaya kalktığınızda karşınıza öncelikle eğitim konusu çıkar. Bu yüzden sorunların nerelerden kaynaklandığına ilginç bir örnek olması açısından bir öğretmen arkadaşımın başından geçen bir olayı paylaşmak istiyorum. Bir öğretmen arkadaşım anlattı. Türkiye standartlarında fen dersi gibi zor sayılabilecek bir dersi okutan arkadaşım, konusunda uzman, çalışkan, dürüst ve karşılaştığı olaylardan dersler çıkartmayı bilen ve seven biri... Bu olay Türkiye de, nerelerde nelerin olduğunun görülmesi, bilinmesi ve "ortamı gerenler"in, ülkeyi kontrolleri altında tutmak isteyenlerin marifetlerinin görülebilmesi açısından ilginç bir vak adır.

"Bir Anadolu lisesinde öğretmenlik yapmaya başladım. Daha önce klasik lisede çalışıyordum. Burada öğrencilerin durumu pek parlak değildi, çünkü başarılı sayılabilecek öğrenciler özel ya da devlet okullarının çeşitli sınavlarına girip kendilerini oralara atıyorlar. Ayrıcalıklı hiçbir okulu kazanamayanlar da klasik liselerde eğitim görüyorlar. Dolayısıyla bu öğrenciler derste verimli olması için öğretmeni hiç zorlamıyorlar, verilenle yetiniyorlar, hatta onu bile gereksiz buluyorlar. Bu yüzden bir öğretmen olarak ders konularını derinlemesine anlatmanız mümkün değil, çünkü anlamıyor, anlamadıkları için de başarılı olamıyorlar. Öğretmen de ister istemez sınıfın seviyesine göre hareket etmek zorunda kalıyor. Böyle bir okul bazı öğretmenler için biçilmiş bir kaftan olarak görülebilir; fakat çalışmak, konusunda ilerlemek isteyenler için tam bir ayak bağıdır.

Bu düşüncelere sahip biri olarak bir Anadolu lisesine tayin olmak istedim, yeterli puana sahiptim. Tayinim gerçekleşince de çok sevindim. Çünkü karşımda çeşitli sınavlardan geçmiş seçilmiş, başarılı öğrenciler vardı. Anlattıklarımın, öğrettiklerimin anlaşılacağını, aynı zamanda ders anlatma ve kendimi geliştirme konusunda beni motive edeceklerini düşünüyordum. Ayrıca ülkemizin seçkin gençlerine hizmet edecektim. Bu umutlarla göreve başladım.

Var gücümle öğretmenlik yapıyordum

Eğitim yılının ilk döneminde derslerimi yoğun bir tempo ile işledim. Öğrenciler beni dinliyorlardı, soru sorduğum zaman cevap alabiliyordum. Böyle bir durum karşısında ben de coştukça coşuyordum. Sınav yapmam gerekiyordu, yaptım. Sınavlarda öğrettiğim bilgilerle ilgili sorular sordum. Sınav kâğıtlarını okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Verdiğimi alamadım, neticeden memnun değildim. Not vermek istememe rağmen öğrencilerin verdiği cevaplarda, öğrettiğim bilgiyi bulamıyordum. İster istemez birinci dönemin başarı yüzdesi düşük oldu. Herhalde öğretmen değişikliği dolayısıyla öğrenciler benim ders işleme tarzıma alışamadılar, fakat ikinci dönemde bunu telâfi ederler diye düşündüm. Var gücümle öğretmenlik yapıyordum. Ders bitiminde kendimi eve zor atıyordum, çünkü çok yoruluyordum. Bazı günler yatıp dinlenmeden kendime gelemiyordum. İkinci dönemde, birinci dönemin açığını kapatmak maksadıyla derste, ders dışında öğrencilerimle hep ilgilendim, anlayamadıkları konularla ilgili soru sormalarını istedim, soranlara konuları anlayıncaya kadar ders anlattım.

Eğitim yılı içinde yapılan "velileri bilgilendirme toplantısı"nda öğrencilerin eğitim öğretimle ilgili durumları konuşuluyor, eksikliklerin giderilmesi için önlemler aranıyordu. Velilerin, toplantı sırasındaki konuşmalarından ve genel tavırlarından bir memnunuyetsizlik seziyordum. Verilen notların "yüksek" olmasını istiyorlardı. Bazı "uyanık" veliler, ÖSS sınavında, ortaöğretim başarı puanının katkısının yüksek olmasının kavgasını veriyordu. Öğrenci hak etmiş, etmemiş önemli değildi. Diğer derslerden aldıkları notları örnek olarak gösteriyorlardı. Elbette iyi not alan öğrenciler vardı, fakat genel durumdaki başarının düşüklüğü benim de hoşuma gitmiyordu. Yapılması gereken tek çarenin çok, daha çok çalışmak; öğrencilere yardımcı olmak olduğunu düşünüyordum. Hak etmedikleri halde yüksek not verip, başarının yapay olarak şişirilmesini aklıma bile getirmek istemiyordum.

Böyle bir gerginlik içerisinde öğretim yılını tamamladık. Yıl sonunda yapılan akademik kurul toplantısında okul müdürü, bütün derslerin başarılarıyla ilgili dökümleri tek tek okudu. Neredeyse derslerin tamamının başarı oranları yüzde yüzlerde seyrediyordu. Benim dersimdeki öğrenci başarı oranı ise yüzde yetmişlerdeydi. Konuşmaların kayıtlara geçtiği toplantıda okul müdürü bana, "Sayın Bey! Gördüğünüz gibi öğrencilerimiz bütün derslerde belli bir seviyeyi yakalamış durumdalar. Oysa sizin dersinizdeki başarı oranı oldukça düşük. Sizin derslerine girdiğiniz sınıflardaki öğrencilerin başarılarının düşüklüğünün sebebini ve dersinizdeki başarısızlığınızın gerekçelerini genel kurula açıklar mısın " dedi.

Kurumun aynı zamanda "eğitim lideri" olan "müdür"ün suçlayıcı tavrı karşısında dehşete düştüm. Ne diyeceğimi bilemedim, bu okula daha yeni gelmiştim, meslek hayatımın da yedinci yılındaydım. Bir hata mı yaptım diye düşünüyorum. Fakat yıl boyunca yaptıklarımı aklıma geliyor; çalışmalarımı, gayretlerimi düşünüyorum, eğitim ve öğretim açısından kendimde bir hata göremiyorum. Darmadağınık duygular içinde ayağa kalkıp, "Sayın müdürüm! Ben yıl boyunca dersimin müfredatında yer alan  konuları elimden geldiğince anlatmaya, öğretmeye çalıştım. Ne anlattıysam, ne öğrettiysem sınavlarda onları sordum. Fakat böyle bir ders için yüzde yetmişlik başarının da düşük olduğunu söyleyemem. Bundan sonra elimden gelen (!) gayreti gösteririm, üzerime düşen görevleri (!) yaparım, başka bir açıklama yapamayacağım" dedim.

Teşvik için fazla not veriyordum

Anadolu lisesinde hem okul müdürüyle hem de bazı (!) velilerle sorun yaşadım. Müdürle sorun yaşamamın tek sebebi bazı velilerin yüksek not beklentisi idi. Yoksa bir âmir olarak kendisine karşı saygıda herhangi bir kusurum olmadı. Görevlerimi tam olarak yaptım. Bu arada şunu da belirtmeliyim, notların düşük olmasıyla ilgili olarak öğrencilerle aynı düzeyde sorun yaşamadım. Öğrencilerin notlarının düşüklüğü, daha çok toplumun her kesiminde olduğu gibi "sesi çıkan, sesini çıkaran, ilkesiz" velileri rahatsız ediyordu. Çünkü öğrencilere çalışmalarının karşılığı olan notu fazlasıyla veriyordum, hatta bazı küçük gayretlerini dahi teşvik olsun diye notla değerlendiriyordum.

Anadolu lisesinde uzun süre çalışamadım. Mesleğimle ve kişiliğimle ilgili herhangi bir sorun yaşamak istemiyordum. Çünkü menfaatleri için her türlü iftiraya başvurabilecek tıynette veliler vardı. Ben onların çocuklarının daha iyi ve seviyeli bir şekilde yetişmesi için çalışırken, onların nelerle uğraştığını düşündükçe insanlığımdan utanıyordum. Karşıma bir bahane çıktı ve hemen bu okuldan tayin istedim. İstanbul da, kadrosunda eksiklik olan Anadolu lisesi bulmak zor olduğu için evime yakın, dersi boş geçen klasik bir liseye geçmeye razı oldum.

Artık ağzım sütten yandığı için yoğurdu üflüyordum. Bu okulda derslere yoğunlaştığımı söyleyemem, hevesim, heyecanım kaybolmuştu. Zaten öğrencilerin seviyesi de iyice düşüktü. Onların isteklerini esas alarak dersleri takip etmeye çalıştım. Sınavlarda soracağım soruları dahi önceden söylüyordum. Buna rağmen başarılı olamıyorlardı. Bazı devlet büyüklerinden öğrendiğimiz gibi "Demokrasilerde çare tükenmez" diyerek öğrencilerin beklentilerine yakın  notlar veriyordum. Artık işler (!) yoluna girmişti. Okul yönetimi memnundu, veliler çok memnundu, öğrenciler memnundu. Bir isteğim iki edilmiyordu. Bu arada bazı velilerin hediyelerine dahi muhatap oluyordum. Bunlar yetmiyormuş gibi bazı günler okul girişinde öğrencilerim çiçeklerle karşılıyorlardı.

Ben Anadolu lisesinde ne yaptım, bu okulda ne yaptım, nasıl hareket ettim Düşünüyorum, hep düşünüyorum. Fakat olup bitenleri bir türlü anlamlandıramıyorum. Birinci okulda ders yaptım, kelimenin tam anlamıyla öğretmenlik yaptım. Çok yoruldum, bazı günler kendi çocuklarıma dahi zaman ayıramadım. Fakat buna rağmen ben burada itibar görmedim, takdir de edilmedim, aksine meslekî kariyerimle, onurumla oynandı. Öğrencilerin başarısızlıkları değil notlarının azlığı bana fatura edildi. Ben başarısız öğretmen konumuna düşürüldüm.

Aldığım ücreti haketmek istiyordum

Klasik lisede ise iş ahlâkıma, felsefeme, kişisel anlayışıma uygun bir şekilde ders yaptığımı söyleyemem, vicdanen de rahat olamadım. Aldığım ücreti haketmek istiyordum. Fakat Anadolu lisesindeki gibi gergin bir hali bir daha yaşamak istemiyordum. Bana göre hiç de iyi olmayan bu tabloya rağmen, burada çok sevildim, itibar gördüm, takdir edildim, hasıl iyi bir öğretmendim. İsteklerim yerine getirildi, ders programlarım istediğim gibi yapıldı. Bir öğretmen olarak daha ne istenebilir ki "

Bu hadisenin, Türk eğitim sisteminde "münferit" bir olay olmadığını düşünüyorum. Benzer nice olay denizdeki dalgalar gibi kendi içinde kaybolup gidiyor. Bu yüzden nice insan mücadeleden kopuyor, hayattan zevk alamaz, heyecan duyamaz hale getiriliyor. Haksızlıklara karşı koymanın onurunu yaşamayan, boynu bükük, kalbi kırık nice küskün öğretmen var bu ülkede...

Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu, iş yapanın kuyruğuna tenekelerin bağlandığı bir ortamda yaşıyoruz. Eğitim alanında işlenen bu ve benzeri cinayetlerin, topluma nasıl yansıdığını görmemek için kör, sağır ve dilsiz olmak gerek... Türkiye de ekonomiye niçin dikiş tutturulamıyor, siyaset niçin meflûç, sağlık bu kadar iyileştirme çalışmalarına rağmen niçin en büyük rant alanı ...

Devletin üst kademelerinde yapılan kavgaları, ülkenin "âlî menfaatleri", millete hizmet aşkı, vatandaşın kara kaşı kara gözü için mi sanıyorsunuz

Ülkenin siyasette, ekonomide, eğitimde sancı üstüne sancı çektiği şu günlerde, ortalığı bulandırmaya çalışanların vatanseverlik iddiaları ne kadar sırıtıyor. Bir anne evlâdının kolunun, bacağının, kulağının kesilmesini ister mi

Okulda, üniversitede eğitim yapılmasını; fabrikada, atölyede, iş yapılmasını istemeyenler, emeğe saygı duymayanlar geçimlerini nerelerden sağlamaktadırlar Elbette bu sorunun tek doğru cevabı vardır: O da ranttır. Okulda öğretmenin ders yapmasını istemeyen ve onu zor duruma düşüren veli maskesine bürünmüş bazı haramzâdeler hiç kuşkunuz olmasın rantçılardır. "Sen bırak bir şeyler öğretmeyi, helâl rızık peşinde koşmayı, çocuklara not ver, onun geleceğini sen değil ben düşünürüm" anlayışı ile ortamı kokutanlar memleketi yaşanmaz hale getiriyorlar.