Her zamanki gibi karanlık bir geceye uyumuş, garip bir sabaha uyanmıştım. Rengarenkti gün ışığı. Birkaç saniye geçmişti gözlerimi açalı ki, göz aydınlığımı hatırladım. Bir düş görmüştüm; Türkiye, ülkem, İran olmuştu...

Bir ‘beyaz perde‘de başladı düşüm. Siyahtan açıldı ilk sahne. Amatör olduğu her halinden belli olan bir oyuncu, Divriği Camii‘nin gölgesinde abdest alıyordu. Kız Kulesi klasiği bir çerçevede değil, Anadolu‘nun şaheserlerinden birinde, su damlalarından ‘mezopan‘ ile avuç içi mutluluğun yüze ulaştığı bir sahneydi.

Çekinmiyordu senarist "kökü mâzide olan âti" görünmekten. Zaten sansür kurulu vardı. Çekinecek bir şey bırakmıyordu. "Sansür" kavramı hiç bu kadar tatlı gelmemişti. Özgürlük adına oyuncuların ‘anadan üryan‘ çerçevelendiği saçmalıkları göremiyordum. Doğal olarak görebildiğim yegâne şey doğanın kendisiydi. Onun bir parçası olan insan ve insanı, insanlığı anlatan ‘amatör‘ filmler...

Mesela feminist mesaj vermek için "Mum Kokulu Kadınlar"ı su altında resmetmek zorunda kalmıyorsunuz. Rejimin kadın üzerindeki baskısını "edep" sınırları içinde anlatabilmek için "Ofsayt" diye bir kavramı isim olarak seçmeniz yetiyor. Cafer Penahi de böyle düşünmüş olsa gerek... "Futbol tutkusu ve kadın haklarını nasıl bir filmde işleyebilir bu gericiler" diye düşünenler olduğunu hissediyorum. Düş işte, kıyaslayıveriyor sanat algısını ontolojik herhangi bir düzlemde. Maddeyi nasıl kabul edeceğimi düşünüyorum düşümde. "Düşündüm, düşümden ayrı kaldım" diyordu ya bir pop müzik şarkısında; böyle bir özlem ve zaruret hali vardı yaşayamadıklarımda.

İnsan düşünde neyi yaşayabilir ki zaten...

Hiçbir zaman prim verilmeyecek bu memlekette yerel hazlara. Laiğiz zira. İnkar paklar ‘gerimiz‘den kurtulmaya. Geri kalmamak için Batı gibi olmalıyız. Alelacele resmedelim "muasır medeniyet seviyesini" günlük yaşam tarzımızda.

Kıyafetimizde mesela.

Ülkemde çekilen herhangi bir filmde örtünmenin yerel bir unsur olduğu ve öyle kalmak zorunda bulunduğu gerçeğini hissediyorum ne hikmetse düşümde. Nerden çıktı bilmem. Düşlediğim sinemada ‘cesurca‘ örtünüyordu insanlar zira (başka seçenekleri olmaması ne kadar tanıdık geliyor).

Devrim öncesi dönemde seks filmi furyası yaşayan bu "geri kalmış toplum" (ülkemin de yaşadığı bir furyaydı), "sansür sayesinde" bu hale gelmiş. "Sansür sebebiyle" demememin sebebini anlarsınız herhalde. Ben düş gördüğüm için üzerinde durmuyorum...

İnsan düşünde de düşünebiliyormuş. Düştüğü durumu hazmedememe duygusunu anlıyormuş.

Mavi bir kilime bakakaldım bir ara. "Gabbeh", ancak düşte rastlanabilecek 75 dakikayı sunuyor seyir zevkinize. "Mohsen Makhmalbaf ne yaptığının farkında değil" diye düşündüm. ‘Düş‘te düşündüm.

Yakın dönem tarihine üşüştüm ülkemin.

Ne yazık...

"Molla rejimi" bu tür sanat harikalarına ‘sebep oluyor‘ da, "özgürlükçü, demokrat" bir ülkede sanat eseri diye bize daha ne zamana kadar "copy-paste" özenti saçmalıkları yutturulacak?

Düş işte...

Sonra düşlediğimi anladım; metafizik bir tuzağa düşme ihtimalini de göz önünde bulundurarak ülkemin ‘art‘ık İran olmasını istediğimi...

Düşlesenize...

Cennetin Rengi‘ni (ya da Allah‘ın Rengi) Mecidi‘nin dilinden izlemiş ülkemde, tam 4 milyon sinemasever. Recep İvedik‘in yapılma imkanı yok bu manzarada. "Sansür"e takılır zira.

Ya da Cennetin Çocukları‘nın bir ‘ayakkabı kardeşliği‘nde Oscar‘a aday olduğu gerçeğinin yanında; "Maskeli Beşler"e koşa koşa giden çocuklarımızın ayaklarındaki ‘kab‘ların emperyalist markalar olduğunun içimi ne kadar acıttığı gerçeği bir de...

Fakat hayır. Düş benim değil mi? Bütün evlatlarına lastik ayakkabı giydiriyorum ülkemin. Uygun adım değil, rahat bir şekilde, sivil teamüllerle Kara Tahta‘sını izliyoruz Semira Makhmalbaf‘ın. Bir tek kadın oyuncusu olan ve filmin yegane sloganı bu karaktere giydirilen anlayışı alkışlıyoruz. Çocuklarımızı gönül rahatlığı ile sinemaya götürüyoruz. Marzieh Makhmalbaf‘ın "Kadın Olduğum Gün"ünde düşünceye dalıyoruz.

Mecit Mecidi‘nin ‘fıtrat dili‘ni genç dimağlara işliyoruz.

Düşümde sorgulanıyordu özgürlük kavramı...

"Hiçbir şeye aldırmadan yaşamak" algısının çok ötesinde; ‘sorumluluk‘ olgusunun varlığı eşliğinde ‘doğru bildiğini yapabilme‘ sloganında karar kılınıyordu.

Bir kadın ile bir erkeği çırılçıplak veya her ‘değer‘e söver halde filme almanın kime, ne kazandıracağı suali çok kısa sürede cevap buluyordu, düşümde.

Sevmeye başlamıştım düşlemeyi...

Düşümde de düşünebilmeyi...

‘Sansür‘ istedim sinemama; İran olmasını istedim sanat aleminin...

Son sahne tek plandı. Ağır ağır kapanan göz kapaklarımdan sızan huzmelerin bittiği son siyaha kadar sürdü.

Beyaz bir perdede nihayete erdi düşüm.

Uyandığımda titriyordum; düşümde üşümüşüm.

Muhabir: Haber Merkezi