1920-1946 yılları arasında Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler, Fransa Suriye Mandasının "kriz siyaseti" üzerine odaklanmış bir siyasi anlayışıyla süregelmiştir. Fransız Franklen Buyyonun, Haziran 1921de Ankarayı ziyareti ve Mustafa Kemal, Dışişleri Bakan Vekili Yusuf Kemal ile on beş gün süren görüşmelerden sonra, 20 Ekim 1921de TBMM ile Fransa Hükümeti arasında Türkiyenin mevcut güney sınırlarının belirlendiği Ankara Anlaşması akdedilmeş olmasına rağmen, iki taraf arasındaki toprak sorunları Dışişleri ve Fransız heyetlerinin yıllar süren uzun müzakerelerine rağmen bir türlü çözüme kavuşturulamadı.

Ankara Anlaşmasına rağmen Fransa Suriye Mandası (Mandat français en Syrie), Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin Güneydoğuda etkisizleştirilmesi için bir yandan özellikle 1925ten sonra Suriyeye iltica etmiş olan Kürt grupları Türkiyeye karşı örgütlerken, diğer yandan Suriye üzerinden Türkiyeye

kaçakçılığı teşvik ederek daha ucuz mal ve hayvan varlıklarının Türkiyeye girişine adeta zemin hazırlamıştır. 1920-1946 arasında Suriyede hüküm süren Fransa Suriye Mandası ile Türkiye arasındaki ilişkiler sürekli bıçak sırtında bir seyir izlemiştir.

27 Ocak 1937de Cenevrede toplanan Milletler Cemiyeti, Hatayın bağımsızlığını kabul etti. 1939da Hatayın Türkiyeye ilhakı ile birlikte, Suriye ile Türkiye arasındaki sorunlar daha da derinleşerek ve keskinleşerek içinden çıkılmaz boyutlarda bir seyir içerisinde gelişme göstermeye başladı. Fransa Suriye Mandası, Suriyeyi terk ederken dahi istikrarsız bir Suriye Devletini geride bırakarak iç çekişmeleri tetiklemiştir.

Bağımsızlık sonrasında Suriye yöneticileri, "Liva İskenderun" konusunu sürekli kaşıyarak, bunun Türkiye ile Suriyenin yumuşak karnı olmasına neden olmuşlardır. Darbelerle iktidara gelen yönetimler, "Liva İskenderun" üzerinden iç dinamikleri törpülemeye çalışmışlardır.

Hafız Esed yönetimi sırasında bu sorun daha da ileri götürülerek Baas Rejiminin en belirgin tutunma noktası haline dönüştürülmüştür. Hafız Esed, Türkiyeyi bu konuda sıkıştırmak için ASALA ve PKK terör örgütlerinin hamiliğine soyunarak, bu iki örgütü Türkiyeye karşı önemli bir koz olarak kullandı.

Yakın dönemde Suriye-Türkiye yakınlaşması çerçevesinde, Başbakan Erdoğan ile Beşşar Esed arasında her zeminde (omniprésent) baş gösteren "Erdoğan-Esed Baharı" beklenmedik bir şekilde bahar yağmuru kadar kısa sürdü. Zaman zaman sertleşme ve restleşmeye varan söz düellosuna dönüşen ilişkiler her iki tarafın demir kargı (rejon) siyaseti gütmesine ve "düçâr-ı tariz" e varan sürtüşmelerine neden olmuş oldu.

Türk uçağının düşürülmesiyle gerginleşen ilişkiler, son olarak Akçakaleye havan topunun düşmesi ve beş masum insanın ölümüyle daha da vahim bir noktaya varmıştır.

Suriyede iç birliği sağlamakta zorlanan Beşşar Esed, Türkiyeyi de kendi iç savaş ortamına çekmeye  çalışmaktadır. Bu konuda AK Parti Hükümetinin daha akıllı bir duruş sergilemesi bölgenin geleceği açısından önem arzetmektedir.

Türkiye, Suriye konusunda savaşa değil, barış ve kardeşliğe ön ayak olacak politikaların içerisinde olması gerekmektedir. Dış güçlerin çıkarı için, akla mugayir olarak(aklın almayacağı şekilde) Suriye veya bir başka komşu ülke ile çatışma ortamı yaratacak söylemlerden açıkça uzak durmak gerekmektedir.

Bugün Suriye sorunu biter, yarın bir başka Ortadoğu ülkesinde yeni bir sorun ortaya çıkabilir. Bu nedenle Türkiyenin dış politikasını da artık bölgeyle iyi ilişkiler çerçevesinde yeniden gözden geçirmesi gerekir kanaatindeyiz. Türkiyenin Irakın durumunu görüp, Suriyeyi ona göre değerlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, zulüm ile hiç kimse abad olamaz. Ama zalimin uygulamalarını bir başka emperyal zalimin politik anlayışına göre çözmek ne kadar tutarlı bir davranıştır acaba Bu nedenle, AKP Hükümetinin dış politikasını minelbap ilel mihrap (kapıdan mihraba kadar) yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.