Evvela sonu baştan söyleyelim. Safsata, mugalata, boş konuşmalar duyduğumuzda “Bana hikâye anlatma arkadaş!” deriz. Böyle diye diye hiçbir şeye güvenmeyen bir insan tipi çıkıverdi ortaya. Kendi biyografisini anlatsan, inanmayacak duruma geldi insan. Biz “Yok arkadaş, sen bana hikâye anlat.” diyelim. Bizim hikâyemiz olsun. Bana gerçek diye anlattığın her şey beni karanlığın içine gömdü. Sen bana hikâye anlat ve ben orada kendime ait bir şeyler bulayım. Evet ben hikâye anlatıyorum. Nedenini merak mı ediyorsun Anlatayım:
Uzun zamandır karanlık bir çıkmazın içinde yaşıyoruz. Karanlık güvensizlik yurdudur. O karanlık güvensizlik yurdunun içinde küçük bir umut, yol alabilmek için bir aydınlık arayıp durur insan. Etrafında bir aydınlık görmeyiversin sorgulamadan hemen oraya doğru koşar. Ne var ki bu kandil aydınlığını hakikatten almıyorsa, onu takip edeyim derken daha da karanlık dehlizlerin içine sürüklenip kalır. Yalanın, yalancının ışığı çabuk söner. Bu yüzden atalar yalancının mumu yatsıya kadar yanar demişlerdir.
Milletimiz son iki asırdır karanlık bir dehlizin içinde yaşıyor. Bu süre boyunca onu buradan çıkarmak için önüne çıkan her ışık kaynağı da yalancının mumu misali hemen sönerek onu yarı yolda bırakıyor. Sonra bir başka ışık kaynağı beliriyor ufukta. Kurtuluş ümidi olur zannıyla oraya doğru bir koşu başlıyor. Ne var ki onun da aydınlığı çok sürmüyor. Ve millet asırlardır bu oyunun içinde oradan oraya sürüklenip duruyor. Böylesi bir durumun en kötü tesiri de insanın düştüğü umutsuzluk olsa gerek. Son haddinde, insan etrafına çıkacak her türden aydınlığı reddeder noktaya geliyor. Çünkü nereye koşsa, kendisi için bir umut ışığı olmadığına, kendini inandırmış bulunuyor. Onun için, karanlıkta olduğu yerde beklemek, daha güvenilir bir hal olarak algılanmaya başlıyor.
Artık hiçbir ışık, insan için bir umut vaad etmez hale gelmiş durumda. Millet öylesine bir halin içindeki her türden uyarıcıyı reddeder vaziyette. İçine düştüğü karanlıktan çıkaracak hakiki bir umut ışığı sunulsa önüne ve hatta karanlığın çıkışı gösterilse, oraya doğru yürümüyor. Yıllar var ki yaşadığı gelgitler, nereye koşsa sonunda içine düştüğü yeni karanlıklar, her şeyden önce onun güvenini sarsmış bir vaziyette. Bu yüzden, artık ne hakikat, ne yalan hiçbir şey umurunda değil onun.
Böylesi bir durumda kalmış insanı nereye çağırırsanız çağırın, artık kendinden başkasına güvenmeyecektir. Karanlıkta kalanların gözlerinin, bir süre sonra karanlığa alışması ve belli belirsiz bir şeyler seçmesi misali, artık o da kendi görebildikleriyle yetinecek hale gelmiştir. O, karanlığın güvenine alışmıştır. Onun için karanlık, kendisine emniyet vaad eden sahte aydınlıklardan daha güvenilir hale gelmiştir. Orada yaşamak, hiçbir yere hareket etmemek, en doğru yol olarak görünmektedir, böylesi bir aldatıcılığı yaşayan insanlar için.
Ne yazık ki karanlığa sığınarak terk edilen diyarlarda, başkaları kendi hükmünü sürmektedirler. Bazen karanlıkta kalanlarda orada bulunmaktan bir memnuniyetsizlik bir hareket başlasa, oraya kendi sahte aydınlıklarından bir parça ışık göndermekte ve içeridekileri o ışığın ardında bir yolculukla bir süre oyalamaktadırlar. Elbette böylesi bir ışığın peşine düşmek, yeni ümitsizlikler ortaya çıkarmaktadır. Yapılması gereken, o sahte aydınlıkları bir kenara itip el yordamıyla da olsa kendi yolumuzu almaktır. Kendi hikâyemizle, kendi ayaklarımızın üzerinde o karanlık aşılmalıdır. Batının bize sunduğu her türlü model bizim için aldatıcı bir aydınlık olmuştur. Kısa sürede sönmüş bizi daha da karanlığın içinde bırakmıştır. Biz her şeyden önce kendi hikâyemizi hatırlayarak yolumuza düşmeliyiz. Hikâyenin peşinde olmak yolda olmaktır, yeter ki kendi hikâyemizle olalım.Evet belki uzun bir yolculuktur, belki karanlıkta yürümek tehlikelidir ama en azından yol bizim, hikâye bize aittir. Biz bana hikâye anlat arkadaş diyelim. Bana öyle bir hikâye anlat ki bizim hikâyemiz olsun. Yalanın güneşiyle yol bulmaktansa, kendi gözümüzün aydınlığıyla yolda kalmak yeğdir.