6 kere gitmiş, 7 kere ülkenin dümenine gelmiş Süleyman Demirel’in ünlü sözüydü bu: “Demokrasilerde çare tükenmez…” Cümleyi tersten okursak ve mefhum-u muhalif yaparsak bir başka çıkarımımız da şu olabilir aslında: “Demokrasilerde dert de tükenmez…” 7 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyaset ve Meclis tablosu, partilerin bir türlü el sıkışmaya yanaşmaması ve yeniden/tekrar seçime gittiğimiz bu süreç, demokrasinin bitip tükenmek bilmeyen siyaset entrikalarına gebe olduğunu ortaya koydu.

Herkes 1 Kasım seçimleriyle ilgili farklı mülahazalar yapıyor. Herkes, 1 Kasım seçimlerinin ortaya çıkan bu tabloyu tersine çevirecek veya yeni bir hakkaniyet sürecini ortaya koyacak ümitvar yorumlarda bulunuyor. Elbette, her zorluğun bir kolaylığı, her sıkıntının bir çözümü, her derdin bir şifası vardır. Önemli olan bunu bulabilmek ve pansumanı doğru yere yapabilmektir. Fakat “güç zehirlenmesi” yaşayanların, “Çare bizden başkasında değil” felsefesiyle kurgulayıp kamuoyuna pompalamaya çalıştıkları yeni sürecin ve seçimlerin derde deva olabileceği de kuşkuludur.

Çatışmasızlık ortamının yaşandığı 7 Haziran seçimine kadar, Güneydoğu ve Doğu vilayetleriyle ilgili insanlarımızın zihinlerinde çok olumlu algılar vardı. Kimin tarafından deşildiği belli olmayan çıbanbaşı, bir anda anafora dönüşen fırtına ve bu işin siyasetin kendi fıtratına uygun şekilde çözülemeyeceği gerçeğinin ortaya çıkmasıyla, terör tüm zihinsel ve psikolojik bahar ortamımızı mahvetti. Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 37 bin küsur öğretmen adayını atama seremonisi vardı… Televizyon ekranlarında izlediğim haberlerde, Doğu ve Güneydoğu bölgesine atanan öğretmenlerimizin yüzündeki tebessüm, sanki donmuş gibiydi. Bir yandan seviniyorlar, bir yandan bu bölgelerde görev yapabilmenin zorluklarının kendilerine getireceği faturayı hesap ediyor gibilerdi.

Bu duyguyu çok iyi bilirim… Eşimin öğretmenlik görevi için Güneydoğu’ya atandığı o yıllarda, benim zihnimde de, yıllarca bölgede estirilen terörün kalıntıları ve izleri bir algı olarak yapışıp kalmıştı. Öylesine bir endişe yüreğime taş gibi oturmuştu ki, Diyarbakır Havalimanı’ndan ilçelere kalkan minibüslere gidinceye kadar, “Ben buraya neden geldim Acaba bir yabancı için buralar tekin mi sorularına zihnimde cevap aramaktan bitap düşmüştüm. Oysa o günler, çatışmasızlığın başladığı günlerdi ve bölge herkes için güllük gülistanlık bir coğrafi güvenlik sergiliyordu. Demek ki neymiş Bütün bunlar, devlete kendi ideallerini kabul ettirmek için tamamen sahte diplomatik bir oyun oynayan terör maşasının bizlere yansıttığı sahte bir süreçmiş. Kurban Bayramı’nı bir burukluk atmosferinde ve acılarımızı kalbimize gömerek idrak ettik.Taş gibi yüreklerimize oturan terör belası, gözyaşlarımızı ve umutlarımızı bizden çalarak, geleceğimize ipotek koyarken, ümitsiz olmamaya da gayret ediyoruz. Kardeşlik ikliminin yeşerdiği, güzelliklerin ve paylaşmanın zirveye çıktığı iman takvimimizin bahar ayları olan bayramlarımızı bile gönül hoşluğuyla geçiremiyoruz. Bayram günlerinde bile terör belası bir hançer gibi yüreğimize sokuldu, kaç ocağa ateş düştü. Yaşadığımız anın lezzetini, maneviyatını duyumsamayacak şekilde ağzımızın tadı bozuldu. Diğer yandan Mina’da yaşanan 769 kişinin ezilerek vefat ettiği facia da, ümmet için bir ihmal felaketi olarak tarihe not düşülürken, organizasyon noktasında eksiklikler de yüzümüze çarpılmış oldu. Defalarca acı yaşadığımız hac organizasyonunda daha profesyonel olmamız gerektiği bir kez daha anlaşıldı.