Bir nesnenin boyutu, kütlesi, hareketi veya sıcaklığı gibi özellikler, fiziksel büyüklükleri ifade eder. Bu büyüklükler uygun ölçü aletleriyle ölçülür ve belirli birimlerle ifade edilir. Fiziksel büyüklükler, temel büyüklükler ve türetilmiş büyüklükler olarak ikiye ayrılır. İkiye ayrılan her şeyde asıl olana değil de türetilmiş, sonradan oluşturulmuş, doğal olmayıp ayrıntı sayılana eğilmek iktiza eder. Saçmadır, ancak insan evladını bu âlemde saçmalıklardan başka cezbeden, oyunlardan başka mest eden de bulunmaz.

Diplomasi, Dışişleri, topyekûn uluslararası ilişkiler, coğrafyada yaşayan halkların pek sevdiği Türk dizilerinin saçma sapan senaryoları gibi düzenlenir. O dizilerin adı Kurtlar Vadisi, çakallar deresi, sırtlanlar ovası ve hatta ayılar yaylası olabilir. İlluminati gizemi, mason ayinleri, mafya hesaplaşmaları derken karşılıklı racon kesişler, bugün düşman denene yarın dost; terör diye bilinene iktidar payesi verir. Sonra ne olur? Başrol oyuncusu gidip Kudüs’ü, Bağdat’ı, Şam’ı falan kurtarır. Senaryonun böyle yürüdüğünü toplumlara belleten bazı sorumlular aynı oyunu televizyon dizisi olmaktan çıkarıp erinmeden yüksünmeden sahneye koyar. Hayır, tiyatro değildir; oyunculuk ne denli acemice olsa da besbelli insanların hayatını etkileyen, milletler arası ilişkileri düzenleyen, üstüne bir de kayda alınıp cümle âleme izletilen türden tuhaflıklardır. Sosyal ya da asosyal medyada ‘aracın direksiyonundaki sakallı’ başlığı atılmalıdır mesela. ‘Nasıl da namaz kıldı ama!’ ya da yetiştirildikleri form açısından daha elverişli şekilde ‘Wow, bu Türklerden korkulur!’ gibi ilginç cümleler kurulmalıdır! Bunlar hep diplomasidir! Hep güçlü dış politika, büyük hatta koskocaman devlet, galaksi liderliği ve dahi uzay boşluğu başkanlığı gibi pek işlevsel sıfatların gereğidir. İşte tam oralardan ne idiü belirsizliğini, geçmişini ve eğitimsizliğini, liyakat ve kifayetsizliğini gizem diye yutturan bürokratlar, yetkililer, bakanlar, memurlar peyda olur. Böyle bir oyunu tıpkı dizi gibi televizyonunda seyreden insanlar da; ‘Garibana üç kuruş kaptırmamak için girdiğiniz şekle bak ya, vallahi helal olsun!’ diye hayıflanır. Oyuncular o kadar pişkindir ki oradaki, ‘Helal olsun!’ kısmını alıp milletimiz bizi takdir ediyor zanneder. Aslında zan da etmezler, emindirler. Ezdikleri, sindirdikleri; hislerine, duygularına, hayallerine kadar her şeyini sömürdükleri insanların artık travmalara duçar olduğunu bal gibi bilirler. Muhataplarının çoğunun akıllı cep telefonu taşıdığını, arayanın alacaklı olma ihtimaline karşı bilinmeyen numaradan arandığında açmadığını, maddi durumunun bu kadarını bile kaldırmadığını bilmekten keyif duyarlar. Belki de bildikleri yegâne şey budur ama pervasızlıkta sınır tanımazlar.

Bir memlekette zulmeden rejimin devrilip yerini kimliği pek de net olmayan muhaliflerine bırakması, çevre ülkelerde rejimin değiştiği ya da zulmün durdurulduğu anlamına gelmez. Bağımsız bir ülkenin kendi içinde özgürleşmeye dönük hareketi, bir başka ülkenin herhangi bir kişisinin zaferi olamaz. Böyle lanse edilirse o takdirde başka bir ülkenin iç işlerine müdahale söz konusudur. Yine bir örgüt lideri, egemenlere karşı mücadele edip başarılı olduğu ve nihayet iktidarı ele geçirdiği ülkede, başka bir memleketin muvazzaf diplomatının şoförlüğünü yapmışsa bu mezkûr örgüt liderinin misafirperverliğidir, lütfudur, inisiyatifidir. Mevzu anlaşılamadığında ya da mafya dizisi zannedildiğinde ortaya sorunsuz, sıkıntısız muhabbetler çıkar: Bir vatandaş komşu ülkenin camisinde namaz kılıp dua etme pozu verdiğinde bundan çıkarılan anlamlarla Esenyurt Merkez Camii’nde namaz kılıp fotoğraf çektiren bir grup Afgan’ın ifade ettiği anlam farksızdır. Bu stratejik durum, bu ikibin yıllık devlet aklı (rakamla 2000) merhum Nuri Pakdil’i ahir ömründe İsrail vizesiyle Yahudi işgali altındaki kutsal topraklara götürüp fotoğrafını çekerek Kudüs’ü özgürleştirdiğine ikna eder. İşte devlet aklı diye anılan ve statükocularca kutsanan şey, şüphesiz birtakım tepelere cami yapmakla, sonra o camilerde poz vermekle, yetmediğinde başka memleketlerdeki camilerde boy göstermekle kalmaz, yapıp ettiğini marifet diye pazarlar. Bu yüzden de insan kalanlar arasında meşruiyetini kaybeder.

Dizi formunda büyük devlet muhabbetiyle gaza gelmeyenler, Filistin’in işgal altında olmaya; işbirlikçilerinse düşmana her türden lojistik sağlamaya devam ettiğini görür. Gazze’de sığınacak cami kalmaz; işbirlikçiler hangi camide poz vereceklerini konuşur. Masalın sonunda, ‘Onlar ermiş muradına’ diye muhabbeti hitama erdirmek, elinde vileda sapıyla goygoyculuk yapma seviyesine erişmiş zamanın haber yorumcularına kalır.