Toplumsal barışın yolu İmralı’dan geçmez. Dahası İmralı’dan herhangi bir yol geçmez. Karayolu; navigasyona adres yazıp yol arayanın ısrarla yönlendirildiği, yabani bir şirketin işlettiği çok şeritli otobanlar adaya çıkmaz. Denizyolu; Varlık Fonu’na çalışan İzmir Alsancak Limanı hariç tutulursa genel olarak mafyanın işlettiği limanlar ve yandaşlara çoktan peşkeş çekilmiş, geçmişin bir başbakanının da yolsuzluğuyla anılan feribot seferleri İmralı’ya düzenlenmez. Havayolu; %49.12’lik payı Varlık Fonu’na devredilmiş bir ana şirket ve etrafında civciv gibi türetilmiş, isim sonu jetle biten bir sürü firmadan oluşan uçak seferleri de İmralı’dan geçmez. Işınlanma teknolojisi ise henüz tüm dünyaya yayılıp en son bu tarafa doğru getirilmediğine göre İmralı’ya ancak yüzerek gitmek mümkündür. Bir iç denizde, Marmara Denizi’nde yüzmek suretiyle barış getirmek çok da mümkün görünmez. He getiren var mıdır? Manş Denizi’ni yüzerek geçen kadınlar, herhalde bunu sırf spor olsun diye yapar. Deniz geçmenin barışla bir alakası mutlaka vardır ama o deniz Marmara olmasa gerektir. Bir de İmralı Adası’na tekneyle, botla ya da yüzerek ulaşmaya çalışmak beyhudedir; zira orası askeri alandır, denemeye kalkan kurşunlara gelebilir. Zaten çözümün yolu da İmralı değildir. Hatta neyin çözüleceği ve dahi çözüm denen şeyin ne olduğu da belli değildir.
Nehir geçmek için aynı şey söylenemez. Kimi nehirleri aşmak toplumsal bağlamda, kimi nehirleri geçmek de bireysel açıdan barış getirir. Mesela Lut Gölü’nün biraz yukarısında Şeria Nehri’ni aşıp batısında Yahudi’yle savaşmak elbette barış getirir. Onun için slogan ‘Nehirden denize özgür Filistin’ olur. Yahut da Şeria nehriyle Akdeniz arasını kasteden slogan, orijinal haliyle ‘From the river to the sea, Palestine will be free’ şeklinde, kafiyeli ve anlamlı bir terkiple söylenir. Yine Meriç Nehri’ni aşıp vurulmadan, boğulmadan, sağ salim karşı kıyıya ulaşan, Meksika sınırını geçmek kadar olmasa da kişisel açıdan selamet elde eder. Ölür ya da yakalanırsa bendini aşkın bir cinnet toplumundan çıkmak suretiyle en azından ruh sağlığını kurtarmış olur. Bu açıdan bakıldığında toplumsal barışın yolu Meriç’ten, Ege’den, Midilli Adası’ndan geçiyor olabilir. Başka türlü zaten terörize edilen, suçlu ilan edilen, ihraç edilen, şeytanlaştırılan insanların bu memlekette barınabilmesi pek de mümkün görünmez. Güney içinse barışın yolu Lampedusa Adası’na uğrayabilir. Her halükârda barışın Marmara Denizi’yle, İmralı (Emir Ali) Adası’yla, Heybeli ve de Yassıada’yla bir alakası bulunmaz.
Sadece bu bölgede değil, tüm dünyada barışın yolu şeksiz şüphesiz İsrail denen şeyin ortadan kaldırılmasından geçer. İsrail denen şey yok edildiği takdirde ne Ortadoğu’da, ne Güneydoğu’da, ne uzak ve yakın doğuda, ne de kuzeybatıda sorun kalır. Barış için ırkçı emperyalizmin, ırkçılığın ve emperyalizmin, Siyonizm ve işbirlikçiliğin yok edilmesi gerekir. Yazık ki HAMAS, Hizbullah, Ensarullah, İran’ın gayretini küçümseyen yerli ve milli işbirlikçiler; gizliden ve alenen Yahudi teçhiz etmeye, gayrimeşru ticaretleri vasıtasıyla lojistik sağlamaya devam eder. Buna mukabil inanç sahibi gruplarsa yaptıkları eylemlerde bağırıp çağırırken ne işbirlikçilerin, ne de şehit edilmiş Müslüman kardeşlerinin adını anar. Sebep, aynı mezhepten olmamaktır. Niyeyse böyle durumlarda mezhepçi de, ırkçı da, takiyyeci de hep başkası olur!
Yahudi’nin Hâkimler ve Krallar, Davud, Süleyman, İsrail, Yuda Krallığı da dâhil aralıklı dönemlerle Filistin topraklarına hâkim olduğu 400 küsur yıl; Hristiyanların yine aralıklı dönemlerle hâkim olduğu 422 yıl bölgede kan gövdeyi götürür. Buna mukabil 1196 yıllık İslam idaresi altında Kudüs ve Filistin meskûndur, her topluluk ve din mensubu için yaşanabilecek en güzel yerdir. Binaenaleyh toplumsal, ulusal, enternasyonal ve de bireysel barışın yolu İslam’dan geçer. Hatta geçmez, tam olarak orada kalır. Barışın, saadet ve selametin yolu, yöntemi, doğrultusu tam olarak İslam’dır. Bir başka yol, yöntem, plan, proje yoktur; varsa batıldır. Hele hele BOP, gop, Kürt açılımı, Gürcü kapanımı gibi uyduruk uğraşlar kimse için saadet getirmez. Kürtlerimiz de bu topraklarda İslam’la önce tanışmış olmanın gönencini yaşar. Şüphesiz Allah (C.C.) en doğrusunu söyler:
“İyilik, yüzlerinizi doğuya ya da batı tarafına çevirmeniz değildir. Gerçek iyilik, kişinin Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmasıdır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (yardım) isteyenlere ve kölelere sevdiği maldan harcamasıdır. (Ayrıca) namazı kılması, zekâtı vermesidir. (Bunlar) antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirenlerdir. (Dahası) sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenlerdir. Doğru olanlar işte bunlardır! Muttakîler de işte bunlardır!” (Bakara 177)