Âşık ve şehit aynı hikmet kökünden gelir. İkisi de kendinden vazgeçen demektir. Âşık hayalinin, adamanın peşinden koşan, feda eden Hz. İbrahim gibi, şehit hayale kurban olan, adanan, feda olan Hz. İsmail gibi vazgeçer kendinden. Âşık sadakatin, şehit teslimiyetin namütenahi yolcusudur. Kendini bulmak için, kendine gelmek için, kendini bilmek için kendinden vazgeçerler.

Kurban bu denklemin en güzel sembolik eylemlerinden biridir, hakikat penceresinin en güzel izdüşümlerinden. Düşünün, bir insanın canına kastetmek Habil ile Kabil’den beri lanetlenmiştir. Suçsuz yere bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek olarak tanımlanmıştır. Şeriatların, hukukun en acımasız kısasıdır adam öldürmek. Peki, onca dinlediğimiz “hayalinin peşinden koşan” Hz. İbrahim’in yaptığını hukuka nasıl sığdıracağız. İsmail’in gözlerinin içine baka baka nasıl savunacağız İbrahim’i? İmtihanın sırrı ne garip değil mi? Rabbinin, “Teslim ol” çağrısına İbrahim’ce, “Teslim oldum” diyerek tüm sınanmaların önünü açmak hiç de kolay bir hadise değil. Bu yüzden ilahi buyruk karşısında Hz. İbrahim’i anlayabilmemiz için “hikmet gözlüğüne” hem de mercekli olanına ne kadar da ihtiyacımız var.

Bu dünyanın hikmetidir, en çok göz önünde olan en az dikkat çekendir. Onun için sıradan gibi görünen sembolik değerler aslında çağları aşan derinliğe sahiptir. Kur’an’ın bir mucizesi de budur aslında. Kur’an’ı anayasal metinler gibi okuyanlar Hz. İbrahim’i suçlu bulacaklardır. Kur’an’ı sesini güzelleştirmek için seslendirenler “gunne”lere takılacaklardır. Kur’an’ı insansız okuyanlar onda hayat bulamayacaklardır…

İnsan, Kur’an’da; Kur’an da insandadır. Hiç olmadığı kadar benzeşirler. Sembolik etkileşim halindedirler. Nasıl ki insandan hikmeti, merhameti, sevgiyi, temyizi velhâsıl hayali çıkarınca geriye yalnızca bir et parçası kalıyor. İşte Kur’an’dan da aynı şeyleri çıkarınca sadece ve sadece mürekkep kalıyor.

***

Aşkına yananın olur zerrede hakkı her şey “O”na diye bakar.

Aşkı yananın ne zerresi olur ne de hakkı, kalbine et diye bakar.

***

İnsanın sembolik değeri kendisini aşmaktadır.

Bir şey sembolleşebiliyor ise ebedileşebilir demektir. İnsanın da, Kur’an’ın da böyle bir sembolik değeri vardır. Çağlar sonrasına ulaşırlar. Ezeli olmasa da ebediyete taşırlar kendilerini.

Sembolik değerin ahlaki yönüne değinmeden geçemeyeceğim. Kurbanın şiarındandır soralım kendimize:

Hz. İbrahim gibi mi hissediyoruz kendimizi, Hz. İsmail gibi mi? Yoksa onca kesilen kurbana ithaf edecek bir hissimiz yok mu? Uğruna kendimizden vazgeçeceğimiz bir şeyimiz yok mu? Vazgeçilmez miyiz ki vazgeçemiyoruz? Ya da vazgeçmenin neresindeyiz?

Hac veya umre yaparken giyilen ihram tam da bu vazgeçmenin ahlaki sembolüdür. Hep aynı boydaki aynı tür kumaşlar. Basit, sade ve alelade. İnsana kibir, şatafat ve haz kulelerinden sıyrılarak “herhangi biri” olduğunun, kapitalist mottonun “vazgeçilemez” dediği “ben”in tek celsede üzerinden atmanın işaretidir. Ancak semboller insanı bir yere kadar taşır. Sonra her meselenin refiki olan ahlak girer devreye ve denklemi çözümler:

Eğer dünyevi kulelerini yıkmak istemiyorsan Kâbe’nin kapısında bile olsan üzerine binecek bir şeytan muhakkak bulunur, taşıttırır da kendini. Sonra mı? Sen bile ağır gelirsin kendine…

İmtihanın sırrı olan “kendini bilmek” bu minvalde ne kadar da anlamlı. Bayram da bu imtihanın ihsanı değil midir? İmtihan; aşığa aşkı, arife sırrı, âlime ilmi netice itibari ile insana insanlığı sorulmadan geçmez. Derdi, hayali, iddiası dağı olur, kar yağdırılır.

Mesele biraz karışmadan durulmayacak madem anlayana da, anlamayana da bir çift sözümüz değsin: AŞK OLSUN…

***

Hayal gerçek olur “aşk-ı hakikat celbederse” ruhuna.

Gerçek hayal olur “aşk uğramadıysa” tükür gitsin ruhuna.