Geçen gün arkadaşın biri ile aramızda şöyle ilginç bir diyalog geçti:

-Yeni Millî Eğitim Bakanı seni çağırsa…

Hemen araya girdim:

-Sayın Bakan beni niye çağırsın?

Arkadaş gözünü gözüme dikerek cevap verdi:

-Eğitime kafa yormuş, kalem yormuş, bu alanda hatırı sayılır kitaplar yazmışsın, niye çağırmasın?

“Peki” deyip sustum. Arkadaşım devam etti:

-Sayın Bakan sana dese ki, eğitimde yapılması gereken üç şey söyle, ne söylerdin?

Cevapları cebimden çıkarır gibi sıralamaya başladım:

-Öncelikle işe öğretmenle başlardım, öğretmenlik mesleğini sözde değil özde maddi-manevi muteber ve cazip bir meslek haline getirmenin yollarını arardım. “Öğretmenlik bir meslek değil o bir sanat, o bir adanmışlık, o bir bilmem ne diyerek sürekli metafor üretenlere, “Çenenizi yormayın öğretmenlik bir meslektir” diyerek öğretmen yetiştirmeye lise seviyesinde başlanması için kolları sıvardım. Öğretmenlik kariyer basamaklarını sahici bir seviye ve müktesebata bağlar, asla öğretmeni sınava sokmazdım. Zira öğretmen sınavda değil sahada belli olur. 25-30 yıllık öğretmeni sınava sokmak öğretmenin tecrübesini görmezden gelmektir. Öte yandan uzman ve baş öğretmen olmanın öğretmene alacağı üç beş kuruş artı paranın dışında sağladığı ya da sağlayacağı şey nedir? Bir öğretmen çalıştığı bir sene içerisinde okula ve öğrencilerine mevcut ders anlatma yükümlülüğü dışında ne kadar katkı sağlamış, her öğretmenden bunun raporlanmasını istenebilir.

İkinci olarak yapılması gereken, lise müfredatını baştan ayağa yeniden düzenler, radikal değişiklikler yapıp günümüz şartlarına uyarlardım. Öğrencinin tek başına elde edebileceği bilgileri ders olmaktan çıkarır, okula ayrılan zamanı kısaltıp sahada araştıran, öğrenen ve tecrübe kazanan nesillerin oluşmasını sağlardım. Özellikle müfredat konusunda Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un bu toprakların nabzını tutan yerli tavsiyelerinden azami istifade ederdim. Sanat, edebiyat yoğunluklu derslerin saatlerini artırır, bu alanlarda kulüplerin kurulmasını destekleyip teşvik ederdim. Değerler eğitiminin kapısının sanat ve edebiyat olduğunu hiçbir zaman unutmazdım. Özellikle imam hatip liselerinde sanat-edebiyat ve estetik duyarlığı geliştirmeye yönelik projelere ağırlık verirdim. Yorgun ve tükenmişlik sendromu yaşayan öğretmenleri hızlı biçimde rehabilite eder, motivasyon kazandıracak çalışmalar yapar, yine bir sonuç alamazsam bu hocalarımı daha hızına uygun yerlerde değerlendirirdim.

Yapılması gereken üçüncü nokta: Okul idarecilerinin entelektüel birikimi dikkate alınmalıdır. Okullar üniversiteye hazırlama yerleri değil, kişilik sahibi; aklı, vicdanı ve irfanı sahih kaynaklarla beslenmiş insan yetiştirmektir. Bunu sağlayamadığınız müddetçe, öğrencilerin akademik başarıları ne denli yüksek olursa olsun fazla bir şey ifade etmeyecektir. Okulların ufku okul müdürlerinin ve yöneticilerinin ufkunu aşacak düzeyde olmalıdır. Diğer bir tabirle idareciler gençlerin bilim, sanat ve edebiyat ufkundan geri kalmamalıdırlar. İdarecilik bürokratik, teknik bir iş olmaktan çıkmalıdır. Müdürler orkestra şefi gibi farklı sesleri bir araya getirip senkronize edebilmelidir. Müdür olmayı çok isteyen biri bunu neden bu denli çok istiyor mutlaka künhüne inilmeli. Eğitimle ilgili kafa yorduğu şeyler var mı, daha önce hangi zorlukların üstesinden gelmiştir vb. bu ısrarlı isteği ona göre kabul ve değer görmelidir.

Bir de şunu söylemeden geçmezdim herhalde, okullarımızda eser sahibi, yetkin, donanımlı yazar öğretmenlerimiz var. Bu öğretmenlerimiz geleceğin Behçet Necatigil’i, Ömer Seyfettin’i, Faruk Nafiz’i, Tanpınar’ı, Yahya Kemal’i… olacaklardır. Okullarında tabiri caizse korumaya alınmalı, üzerlerine titrenmeli ve de marifetleri iltifat görmelidir. Elbette onların buna ihtiyacı yok, fakat bir değer olarak bu yazarlarımızın yaşarken değer görmeleri “Değerler Eğitimi”nin en önemli cüzü olsa gerektir.

Öğretmenler mecburi hizmeti gönüllü hizmete dönüştürmüş fedakâr yüreklerdir. Mesafelerin fazla bir önemi yoktur. Asıl olan öksüz yapıların ustalarda kalmaması ve onu sürdürecek çırakların yetişmesidir. Üniversite sınavlarının kaldırılması kulağa hoş gelen bir öneridir elbette. Lakin yerine tesis edilecek şey belli olmadan erken sevinmenin de bir alemi var mıdır bilmiyorum.

Arkadaşıma söz verdim, ilginç bir tevafuk mudur desek ne desek iki gün sonra arkadaşım sözlendi!