-Bütün darbeler sabaha karşı yapılır-
12 Eylül 1980 sabahına nasıl uyandığımı hatırlıyorum. Ortaokulu daha yeni bitirmiştim. 15 yaşındaydım ve’ darbe’ sözcüğü henüz zihin lügatime dâhil olmamıştı. Babam sabah namazından sonra ajans haberlerini dinlemek üzere radyoyu açtığında art arda Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türküleri duyunca meseleyi anlar. Ne de olsa daha önceki darbelerden bu sese aşinadır babam. O gün zaman başka türlü işlemişti. Evren Paşa Türkiye’nin uçurumun kenarına geldiğini, büyük badireden ülkeyi kurtardığını söylüyor ve siyasi parti liderlerini teslim olmaya çağırıyordu. Perdeyi hafifçe aralayıp dışarıya baktığımda sokaklar askerler ve tanklar tarafından tutulmuştu. Mahallede kimse uzun süre perdesini açmadı. O gün anlamıştım neden darbelerin herkesin uyuduğu bir vakitte sabaha karşı yapıldığını. Çünkü bütün darbeler ve darbeciler sabaha karşıdır. Aydınlığa, uyanmaya karşıdır.
-Korkma, sönmez…-
15 Temmuz akşamı televizyon haberlerinde İstanbul’da boğaz köprüsünde alışılmışın dışında bir hareketlilik olduğunu görünce herkes gibi ben de bu olayı sıradan bir bomba ihbarı ya da terör saldırısı sanmıştım. Gece boyunca gelişen olaylar, kan donduran sahneler ortada gözü dönmüş bir kalkışma olduğunu gösteriyordu. Ama yine de dilim darbe demeye gitmiyordu bir türlü. Daha çok insanımızla hesabı, topraklarımızda gözü olan bir düşman ülkenin saldırısı olabilirdi bu. Daha çok işgal güçlerinin saldırılarına benziyordu. “Bu darbedir” dedi yanımdaki arkadaş. Ömrü ve yaşı sadece post modern darbelere erişebilmiş bu dostuma bütün esasları ve incelikleriyle darbecilerin zaman ayarlamalarından tarihi örnekler verdim. Bu saatte herkes ayakta iken darbe olması usule aykırıydı benim bildiğim. Saatler geçtikçe durum anlaşıldı. Yanılmıştım. Sabahı bekleyemeyecek kadar acelesi olan bir darbeydi bu. Sabahtan ve aydınlıktan gözleri kamaşan… Milletin üzerine kurşun yağdırılmış, halk tanklar altında ezilmiş ve milletin meclisi bombalanmıştı. 161 şehit ve yüzlerde yaralı vardı. 12 Eylül 1980’den 15 Temmuz 2016 tarihine kadarki süreçte köprünün altından çok sular akmış, milletin hem sosyolojisi hem de psikolojisi değişmiştir. Darbecilerin halkı tanımadıkları, milletle hiçbir ilgilerinin olmadığı ne kadar belli. Dün darbe karşısında perdelerini açmaya çekinen halk bugün kendini tankların önüne atıyorsa ey milletlim “korkma!”.
-Biz bu memleketi sokakta bulmadık, fakat sokaktan savunmayı öğrendik-
Durumun netleşip hadisenin halka karşı bir darbe teşebbüsü olduğu ortaya çıkınca tüm Türkiye sokaklara ve meydanlara akın etti. Kendine silah doğrultanlara göğsünü siper etti. Benim gördüğüm kalabalığın o şanlı direnişçileri halk diye küçük görülen, verdikleri oy bile tartışma konusu yapılan memleketimin sade asil insanlarıydı. Yoksul ve vakur insanlar meydanlarda sabahlayarak bu milletin haysiyetini korumuşlardır. Darbe gecesi yaşananlar gün yüzüne çıktıkça ne büyük direniş öyküleri yaşandığı daha bir görülecektir. Sokaklar, caddeler, alanlar, meydanlar bu ülkenin gerçek sahiplerinindir. Darbeciler sabahtan korktukları kadar sokaktan korkarlar. Çünkü sokağı dolduran halk sıkılmış bir yumruk gibidir. Bunun için “sokağa çıkma yasakları” bir darbe klasiği olmuştur hep. Sokaklar, caddeler ve meydanlar bu milletin evidir. Halkı sokağa sokmamak, kendi hanesine sokmamaktır.
-Aldırma çiçek, bu da geçecek-
Sevgili şair dostumuz Mevlana İdris 28 Şubat post modern darbesine karşı yazdığı şiirde şöyle diyordu: “Bin tank/ dokuz yüz tank/ doksan tank/ yedi tank/ Aldırma çiçek/ Bu da geçecek” Bu şiir zamanın Endülüs dergisinde yayınlanmıştı. O günden bugüne tam neredeyse yirmi sene geçti. Çiçeği –yani Türkiye’yi- üzme yarışına girenler hiç eksik olmadı. En sonuncusunu 15 Temmuz’da canımızla kanımızla yaşadık. İnsan sormadan edemiyor, ihanet üzere bu kadar insan nasıl bir araya gelebilir ve insana hangi saik ileride kendisini ruhen, vicdanen ve hukuken mahvedecek bu denli hainlikleri yaptırabilir? En büyük ve en hayırlı tasfiye kafaların, kalplerin, kurumların ve memleket coğrafyasının her türlü vicdansızlık ikliminden ve de ihanet odaklarından temizlenmesidir. Öyleyse merhum Akif’e bir kere daha kulak verelim:
‘Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın”