Fikirleriyle çatışan bir nesilden, düşünmeyen, konuşmayan, sorgulamayan, analiz etmeyen, ne buyrulursa “eyvallah çeken” bir kuşak oluşturmayı başaran 1980 darbesinin, ülkemize yaptığı en büyük kötülük “afyonlanmış” kitleler üretmiş olmasıydı.

Hiçbir heyecanı olmayan, hiçbir amacı olmayan, kapitalizmin esiri olmuş, gösteriş budalası, izledikleriyle kendi hayat tarzını oluşturmaya çalışan ve nereye istenirse oraya yönlenen bir kitle.

Türkiye, özellikle medya çağında üretilen sanal kahramanların hayatlarını taklit ederek kendisine biçim veren, fikirlerine yön veren, yaşadıkları çarpıklıkları, adaletsizlikleri sorgulamayan, şuursuz kitlelerin rüzgar önünde savrulan yapraklar gibi yalpalayan tipler yüzünden son 40 senedir bir arpa boyu yol alamadı.

Toplumun bu savrukluğunu bilen, analiz eden, masa başında hesaplar kitaplar yapan birileri, siyaseti de, ekonomiyi de, kültürü de, politik ekseni de kendilerince yönlendirdiler. Yaptıkları menfaat bölüşümleriyle, iktidarları belirlediler, politikanın çerçevesini de çizdiler, sadece kendisine yontan keser gibi her şeyi “çıkılmaz bir sokak” tabelasıyla kendi havuzlarında biriktirdiler.

Ülkemizdeki iktidar kavgasının özeti aslında budur. İktidarların “Para Babalarının” cüzdanlarındaki rakamların iniş çıkış grafiğine göre belirlendiği dönemleri de gördük biz. Bankalara koydukları milyarlarca doları, devlete çok daha yüksek fiyattan satabilmek için enflasyonu da, faizi de belirleyenler, beğenmedikleri, işine gelmedikleri hükümetleri saf dışı edebilmek için türlü oyunlar yaptılar. Hükümetler, bu para babalarının iştahlarını gidermek, karınlarını doyurmak, banka hesaplarını şişirmek için farklı tavizler vererek, ayakta kalabilmeyi denediler.

Devletin zaaflarından faydalanmak için türlü entrikalar çeviren, her sosyal ve ekonomik durumu kendilerince ranta çevirmeye çalışanların, kabul edilemez isteklerine boyun eğmeyen Refahyol hükümeti ve Türkiye Cumhuriyetinin en başarılı Başbakanı cennetmekan Prof. Dr. Necmettin Erbakan ise “Sahte irtica” tehditleriyle, kara propagandalarla, medyanın da bu süreci arkalamasıyla görevinden ayrılmak durumunda kaldı.

Bu süreç, iktidar parametrelerinin yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin yeni bir hükümet profilinin ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü Refahyol’un ardından gelen Anasol hükümeti tarihin en başarısız hükümeti olarak kayıtlara geçti.

2002’den sonraki süreç ise kitlelerin, “Denize düşen yılana sarılır” hesabıyla, tercihlerini belirledikleri bir dönemin kapılarını açtı.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtiğimiz dönemden beri, Türkiye Büyük Millet Meclisi neredeyse saf dışı bırakıldı. İstişareyi rafa kaldıran, otoriteyi besleyen, Türkiye’yi bodoslama uçuruma götüren bu sistem, Türkiye’deki bütün dengeleri alt üst etti. Mecliste oturanlar da millet de her gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından ne çıkacak, gündem nasıl belirlenecek diye bekliyor artık.

Açlık sınırının altında maaş alan asgari ücretli, günlerce Erdoğan’ın ağzından iyi bir haber bekledi, ama nafile… 2026 bütçesi 2 trilyon liranın üzerinde bir açıkla kabul edildi. Yine rantiyer sınıfa trilyonlarca lira faiz ödemesi ayrıldı bu bütçeden.

Kitleleri kendi etrafında dönüştürmeyi başarabilen Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkışı, Türkiye’deki dengeleri değiştirirken, millet bu sisteme geçildiğinden beri değirmendeki buğdaylar gibi un ufak oldu. Siyasetin 24 saatinin bile bin bir türlü şeye gebe olduğu ülkemizde, bu süreçte ezilen hep vatandaş oldu. Asgari ücretli oldu, emekli oldu, sabit ücretle çalışanlar oldu. Çünkü, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, “Altta kalanın canı çıksın” sisteminden başka bir şey getirmedi bu ülkeye…

Öyle değil mi?