Bazen geçmişte ve günümüzde olup bitenlere baktıkça, akıl ne işe yarar diye düşünürüm... Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için şöyle bir akıl yürütelim: Akıl, çarşıya pazara gidip yiyecek içecek almaya, aldıklarını tüketmeye; ekmek bulmak için işe gitmeye, işten eve (yuva) gelmeye desem bunları bütün canlılar yapıyor. Bunlar içgüdüsel davranışlardır, ayrıca akıllı olmaya gerek yoktur...

İnsan görünümündeki canlının aklını kullandığını söylemeye kalksam, "olup bitenler" beni yanıltıyor. Ne gibi mi İşte şöyle: 100-150 yıl öncesinde yaşananlarla günümüzde yaşananlar arasında müthiş benzerlikler var. Eğer akıl kullanılsaydı, aynı şeyler tekrar tekrar yaşanır mıydı

Akıl kullanılsaydı, sosyolojik anlamda geçiş dönemi olması dolayısıyla bir buçuk asır önce yaşananlardan sonra, ileriki dönemlerde yaşananlar tekrar yaşanır mıydı

Doksanüç Savaşı (1877-78) diye ünlenen Osmanlı-Rus savaşı, sonuçları itibariyle Türk tarihinin en karanlık günlerini oluşturmaktadır. Bu savaş dolayısıyla Osmanlı orduları, Avrupa ve Asya dan çekilmek zorunda kaldı. Bütün bu çöküşe rağmen, Gazi Osman Paşa nın Plevne savunması ile teselli bulmaya çalıştık. Bugün de ucuz, basit kazanımlarla benzer halleri yaşamıyor muyuz

Doksanüç Savaşı sonrasında, müslüman halklar büyük zulüm ve etnik imhaya maruz kaldılar. Müslümanların asırlar içinde sahip oldukları servetler yağmalandı. Bu servetlere sahip olma hırsı, zulmün boyutlarını iyiden iyiye arttırdı. Yüzbinlerle ifade edilen insan, yerlerinden ve yurtlarında oldu. Rumeli den Anadolu ya gerçekleşen göçler, "sefaletlerden sefalet beğen" derecesinde cereyan etti. Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi muhacirlerin Anadolu da yerleştirilmesi de büyük sorun oldu. Bilhassa Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler, nüfus oranlarını değiştirecek endişesiyle, muhacirlerin yerleştirilmesine karşı çıktılar, Avrupa devletlerinin konsolosluklarına başvurup, konsolosları tahrik ederek yerleşimin önüne geçmeye çalıştılar. Bugün de benzer halleri yaşamıyor muyuz

Osmanlı coğrafyasında bunlar yaşanırken, Berlin Anlaşması ile Avrupa daki Osmanlı toprakları üzerinde Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan devletleri kuruldu. Bunlar da yetmedi, Balkan ülkelerinin tahrikleri ve hırsları 1912-13 yılları arasında Balkan savaşlarının yapılmasına sebep oldu. Balkan savaşları sonunda da, Doksanüç Savaşı sonrasında yaşanan göç dalgası yaşandı. Bulgarlar ın yaptığı zulümler, son zamanlara kadar Türk milletinin mâşerî vicdanında "Bulgar zulmü" olarak yankı buldu.

Bütün bunlardan sonra, Osmanlı Devleti nin elinde kalan topraklar da paylaşılmak isteniyordu. Dolayısıyla Osmanlı toprakları tekrar paylaşıma tâbi tutuldu. Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan a, Epir Yunanistan a, Kars, Ardahan, Batum Rusya ya bırakıldı. Tunus u Fransa (1881), Mısır (1882) ve Kıbrıs ı (1878) İngiltere ele geçirdi. Bu arada Anadolu coğrafyası parçalanarak, burada bir Ermeni devleti kurulmak isteniyordu. Ermeniler in müslüman halka saldırma ve katletme şeklindeki kışkırtma eylemleri, bir iç savaşa dönüştü ve elbette aynı şekilde de karşılık buldu.

Ayrıca Doksanüç Savaşı (1877-78) sonrasında Osmanlı borçlarının ödenmesi işi devletler arası alacaklıların oluşturduğu bir kuruma bırakıldı ve bu kurum, devletin önemli gelir kaynaklarına el koydu, borç ve faiz tahsilâtını bizzat yaptı, kendi teşkilâtı ile devlet içinde devlet gibi çalıştı. Böylece devlet iç ve dış siyasetin yanı sıra, malî bakımdan da kıskaç içine alınmış oldu. Zor şartlar altındaki devleti, "eline alma"ya çalışan II. Abdülhamid, bütün uğraşlarına rağmen ancak 1908 de ilân edilen II. Meşrutiyet e kadar dayanabildi. Çünkü bu dönemde, Ermeni terörünün yanı sıra Makedonya daki huzursuzluklar, Yunanistan ile yapılan Girit savaşı etkili oldu.

Berlin Antlaşması, Doğu Anadolu da Ermeniler lehine reform yapılmasını öngörüyordu, reformun ardından istenecek olan da elbette özerklikti. Bu bölgede bir şeylerin yapılabilmesi için eylemlere kalkışan Ermeniler müslüman halka saldırmaya başladı, çünkü onların kendilerine karşılık vermesini istiyorlardı. Ermeniler in bu ve benzeri istekleri, 1890 lı yıllarda Ermeni terörünü had safhaya ulaştırdı. 1893-94 yıllarında Sasun bölgesinde (Muş-Diyarbakır), 1895 te İstanbul da, 1896 yılında Osmanlı Bankası nın basılması olayı; bunlar da yetmiyormuş gibi II. Abdülhamid i hedef alan bir cuma selâmlığındaki Ermeni suikastı (21 Temmuz 1905) hadisesi, Ermeni terörünün boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Bütün bu yaptıkları tedhiş eylemlerinden sonra, Ermeniler kendilerini masum göstererek, Osmanlı hükümetinin bu hadiseler karşısında birtakım güvenlik önlemleri almasını, Avrupa ülkelerine "Türkler hıristiyanlara zulmediyor, katlediyor" deyip, Osmanlı yönetimine müdahale edilmesini istiyorlardı. Rusya nın baskısı, İngilizler in ve Fransızlar ın katılımı ile Ayastefanos Antlaşması nın 16. maddesi gündeme getirildi. Ermeniler in yaşadığı Doğu vilâyetleri iki gruba ayrılıp başına iki yabancı müfettişin atanması, ve valiler dahil her türlü atamayı bunların yapmasının yanı sıra Kürt Hamidiye alaylarının kaldırılması, Ermenice nin Kürtçe ve Türkçe nin yanı sıra resmî dil olarak kullanılması gibi Ermeniler e uluslararası hukukta üstün haklar verilmekteydi. Böyle bir hal ise bölgenin elden çıkması demekti. Bu oyun dün böyleydi.

Bugün de aynı şekilde, "Ermeniler, Rumlar mazlum, müslümanlar zalim" oyunu oynanmaktadır. İbret alınmayan tarihin yanında akıl lüks değil mi Hakikaten akıl ne işe yarıyor