Gülen Hareketi’nin yurt dışında özellikle ABD’de boş durmayıp, durumu kendi lehine çevirebilmek için sürekli yeni stratejiler geliştirmesi ve özellikle Temsilciler Meclisi, Dış İlişkiler Daimi Komitesi, Avrupa, Avrasya ve Yükselen Tehditler Alt Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Dana Rohrabacher aracılığıyla, “15 Temmuz Darbe Girişiminden Sonra Türkiye” konulu oturum düzenlenmesi doğrusu pek şaşırtıcı olmadı.

Şöyle ki; 15 Temmuz darbe kalkışmasından iki gün önce de, ABD Temsilciler Meclisi, Dış İlişkiler Komitesi tarafından; “Türkiye’nin Demokratik Düşüşü” konulu toplantı düzenlenmiş ve bu oturumda da Alt Komite Başkanı Cumhuriyetçi Dana Rohrabacher bir konuşma yaparak; “Türkiye’nin yanlış yolda olduğunu, Erdoğan’ın Gülen’e yönelik açıklamalarını da zarar verici olarak” nitelemişti.

Gülen Hareketi’nin, ABD’nin önde gelen kurumları nezdinde başlattığı girişimler karşısında Türkiye’deki suskunluk devam etmesi durumunda, bu planlı ve sinsi oyun, Türkiye’yi en az 15 Temmuz darbe kalkışması kadar sarsabilecek boyutlara ulaşabilir.

ABD Büyükelçisi John R. Bass, bir yandan Türkiye’yi yakın dost ve müttefik olarak nitelerken, diğer taraftan ortaya koyduğu olumsuz tutum ve davranışlar ile Bavyeralı Yahudi aileden gelen Osmanlı dönemi ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau Jr’ı ve “Türkiye on yıl içerisinde bölünmeye gidebilir” şeklinde yıllar önceki beyanatıyla büyük tepkiler çeken Morton Abromowitz’i aratmayacak nitelikte olsa gerek. Hükümetin hâlâ bu elçiyi “Persona Non Grata” (İstenmeyen Adam) olarak görmemesi ve müdahaleci politikalarına sessiz kalması yadırganacak bir yaklaşım olsa gerek.

Irak ve Suriye örneğinde olduğu gibi, Türkiye’yi de bölünme süreci içerisine sokmaya çalışan ve gerçekleri görmezden gelmeyi adet haline getirmiş olan Batı, kendilerinden menkul (self-referential) suçlayıcı yakıştırmalarla Türkiye’ye karşı müsamahasız olmaları hiçbir gerekçeyle bağdaşamaz.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın izlemekte olduğu kararsız ve pasif politikalarını terk etmesi ve bu topraklar üzerinde yaşamakta olan tüm etnik kimliklerin haklarının korunmasını ve Batı’nın Türkiye’ye bakış açısının değişmesi ve saygı politikasının gereği olarak genel bir çerçeveye oturtulması için gerekli hamleleri başlatması artık bir zaruretin gereğidir.

On beş Temmuz kalkışmasından önce, Fransa’nın Türkiye’deki misyon faaliyetlerini durdurması ve bugün Almanya ve ABD’nin ani politik manevralarla (political peripeteia) benzeri yöntemleri kullanmalarının nedeni, aslında uluslararası yalnızlıktan kurtulmaya çalışan Türkiye’nin, şiddet platformundan hâlâ kurtulamadığının mesajı niteliğindedir.

ABD, Büyükelçi John Bass aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı manevralar sonucunda, Türkiye üzerinde dayatma politikalarını daha rahat bir şekilde uygulama noktasına gelebileceği eğilimi ortaya çıkmaktadır.

Hatırlanacağı üzere, geçmişte ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşları, ABD yönetimine sundukları raporlarda, Güneydoğu’da, Gazze benzeri kampların oluşturulması amaçlanıyordu. Dönemin Başkanı George H. W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft, bu önerilere şiddetle karşı çıkarak ABD’nin bu serüvenine engel olmuştu.

Keza, eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’in, geçmişte başında bulunduğu Carnegie Endowment adlı düşünce kuruluşu (think thank) da Türkiye, Irak ve Suriye’de cereyan eden olayların daha da ağırlaştırılarak Amerikan çıkarlarının kolayca korunması gerektiğini savunmaktan geri durmamakta idi.

Bu bağlamda, ABD Büyükelçisi John Bass’ın son çıkışlarından, Capitol Hill’in, Türkiye’ye getirmek istediği çözümsüzlüklerin arkasında hangi hesapların yatmakta olduğunu kolayca anlamak gayet mümkündür.