Devlet vatandaşlarını öldürüyor sonra da başında ağlıyor. Bu hep böyle. Ölen öldüğüyle kalıyor. Kalanlara ise yardım üst başlığında kandırmaca imkânlar sunuluyor. Yardımlaşma güzeldir ama devlet yöneticileri yardım lafı ettiği anda insan onurunu zedeleyen bir hava meydana geliyor. Vatandaşların devletten beklediği yardım değil insanca yaşam şeklidir. İnsanca yaşam sağlanmadıktan sonra yardım olsa ne olur olmasa ne olur. Bir yanda zenginler güruhu diğer yanda yoksul insanlar. Devlet zenginler güruhunun elinde. Yoksul çoğunluk bir avuç zengin güruhunu mutlu etmek için her gün sabahtan akşama kadar çalışıyor. Yetmiyor gece de çalışıyor. Yetmiyor hafta sonu da çalışıyor. Çalışmadan yaşayamazsın fikri yoksullara hayatın kendisiymiş gibi dayatılarak kabul ettirilmiş. Zenginler ise çalışmanın ne demek olduğunu bile bilmeden bütün dünya nimetlerinin üstünde tepiniyor.

Bilindiği gibi Manisa’nın Soma ilçesinde bir maden faciası yaşandı. 301 insanımızı kaybettik. Türkiye günlerce yasa boğuldu. Faciaya kaza deyip geçmek mümkün değil. Kuvvetle muhtemel ki ortada bir sabotaj var. Kömürün yanmasından dolayı kaza oldu diyenler olduğu gibi trafo patlaması sonucu kaza oldu diyenler de oldu. Her ne denirse densin kaza olması pek inandırıcı gelmiyor. Kömürün yanmasını sağlayan bir el mutlaka vardır. Bu eli bulmak devleti yönetenlerin görevidir. Sabotajcıları bulmak ölen insanları geri getirmeyecektir. Ölen insanların yakınlarına ne kadar yardım yapılırsa yapılsın acı dinmeyecektir. Devlet hem failleri bulup hem de bir yandan ailelere yardım yapmakla bu işin içinden sıyrılamaz. Sıyrılmamalıdır. Halkımız devletin kendisini insanca yaşama şekline kavuşturmasını devletten öncelikle ve ivedilikle istemelidir.

Facianın ya da faciaların asıl nedenlerinden bahsetmek istiyorum. Türkiye’de iş yaşamı yalakalık üzerine kurulu. Zenginlerin acımasızlığı altında inleyen halkımız, çareyi yalakalık yapmakta bulmuştur. Yalakalık yapmadığın zaman ya işten çıkarılıyorsun ya da bulunduğun konumdan bir alt konuma geçiriliyorsun. Her işyerinde yalakalık sistemi var. İşçi şefine, şefi müdürüne, müdürü genel müdürüne, genel müdürü patronuna, patronu bakanına, bakanı başbakana yalakalık yapıyor. Bu zincir öyle bir yerleştirilmiş ki, iş yaşamında yöneticilerin Müslüman olması bile hiçbir işe yaramıyor. Namaz kılarken kendini patron konumunda konumlandıran patrona hangi işçi hak ve hukuktan bahsedecek ya da bahsetme cesareti gösterecek. Adamın deli diye arkasına teneke bağlayıp davul çaldırırlar. Senin maaşın benim kasamdan ödeniyor sen kim oluyorsun da hak ve hukuktan bahsediyorsun, senin hayatta kalabilmen benim iki dudağımın arasında, iki dudağımın arasından çıkacak cümleye göre sen yaşarsın ya da yaşayamazsın. Senin maaşını ben veriyorum ben ne istersem onu yapacaksın. Sana ne kadar maaş veriyorsam o kadar maaşa razı olacaksın. Sana bu maaşı uygun gördüm. Senin evin yok araban yok bana ne, aldığın maaşla ay sonunu getiremiyorsun bana ne, çocukların perişanmış bana ne. Türkiye’deki iş yaşamı aynen böyle. Patronlar sadece kendi çıkar ve mutluluğunu düşünüyor. Gerisinin canı cehenneme diyorlar. Eğer Türkiye’de iş yaşamı böyle olmasa en başından asgari ücret yerlerde sürünmez. İnsanca yaşamı sağlayacak miktarda olur. Devleti yönetenler aynı zamanda patron olduğu için diğer patronlarla aynı düşüncededirler. Patronlar asgari ücretin bu kadar az olmasını istedikleri için devleti yönetenler de asgari ücreti bu kadar az miktar olarak belirliyorlar. İt iti ısırmaz diye boşuna söylememiş atalarımız.

Yalakalık sistemi bütün iş yerlerine öyle bir oturtulmuş ki yalakalık yapmayanları bırakın iyi bir makama getirmeyi, eli ayağı düzgün bir maaş verilmesini, adam yerine bile konulmuyor. Yalakalık yapmayan insan sınıfına bile dâhil edilmiyor. Bugün Türkiye’de hangi iyi makamda kimler varsa o insanlar o makamlara yalakalıkla gelmiştir. Yalakalıkla gelmeyenler zaten aynı yerde fazla durmuyor, durdurmuyorlar. Ben hakkımla geldim, sen onu külahıma anlat! İşçi çalıştığı işyerinde kalabilmek için şefine, müdürüne, genel müdürüne, patronuna yalakalık yapmak zorunda bırakılıyor. Yalakalık yapan işçi hakkını aramak bahsinde sıfırdır. Daha açık bir deyişle, o işyerinde çalışmak istiyorsa, çalışmaya devam etmek istiyorsa yalakalık yapacak, başka çaresi yok. Adam o işyerinde çalışabilmek için uğraşıyor, evine üç kuruş götürebilmek için didiniyor haktan hukuktan bahsedecek durumu mu var. Mecburen bütün haksızlıklara boyun eğiyor. Mesai dışında çalıştırılmaya boyun eğiyor. Maaşının az olmasına boyun eğiyor. Çünkü dışarıda binlerce işsiz bekliyor. Çünkü dışarıda binlerce yalakalığın kitabını yazacak çaresiz insan bekliyor. Bunu patron biliyor. Patronlar bu durumu bildiği için çalışanını insan sınıfına koymuyor. 

Halk devletten insanca yaşamı sağlayacak sistemi getirmesini istemelidir. Devlet, çalışanların yalakalık yapmadan çalıştığı, her insanın yeteneğine göre iş yaptığı, hak ve hukukun olduğu, insanca yönetilen, insanca işyerleri ortamı, genel müdürle çaycının maaşının aynı olduğu sadece yaptıkları işin farklı olduğu insanca bir iş yaşamı oluşturup bunu yasalarla sistemleştirmelidir. Bu yapılmadıktan sonra facialar kaçınılmazdır. Türkiye’de çalışan herkes her gün facia yaşıyor.

Türkiye’de bir yerde apartmanı olan insanlar aynı yerde o apartmanda kiracı olan insanlar. Rezidansların dibinde gecekonduda sürünen insanlar. Bir tarafta işyeri sahibi olan insanlar diğer tarafta o işyerinde asgari ücrete talim ettirilen insanlar. Bunun neresinde hak var, neresinde hukuk var, neresinde adalet var, neresinde insanlık var!

Patronun okula giden oğlunun bir günde harcadığı para işçisinin altı aylık maaşıdır. Adaletin bu mu dünya! Türkiye’de yoksulların tek hakkı var o da ölmek! 301 kere ölmek!