Türk dış politikasının 2013 gündemi 2012’den devredenler ve
bunlara paralel ya da hemen akabinde ortaya çıkması muhtemel yeni gelişmeler
çerçevesinde mevcut temposunu giderek arttıran bir tonda seyrini devam
ettireceğe benziyor.
Bu kapsamda Türkiye’nin tercihleri ve hedefleriyle birlikte,
konjnoktürün beraberinde getirdiği bir takım zorunluluklar ve zorluklar,
böylesi bir durumu adeta kaçınılmaz kılıyor. Dolayısıyla, Ankara açısından dış
politikada daha önceki yıllara göre yoğun bir mesai söz konusu olacak
gibi, açıkçası artık buna toplum ve ülke
olarak da bir şekilde alışmamız gerekiyor.
Çünkü, Yeni Yalta sürecinde eski Osmanlı coğrafyası
(ağırlıklı olarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu ile Balkanların önemli bir kısmını
içine alan) ile Büyük Selçuklu’yu kapsayan bir bölgede jeostratejik bir oyuncu
olarak yerini almak isteyen yeni Türkiye vizyonu açısından bu husus, elbette
büyük risk ve tehditler anlamına geliyor. Özellikle de yeni anayasa süreci ve
başkanlık sistemini bu kapsamda bir an önce hayata geçirmeye çalışan yeni
Ankara açısından...
Kuşkusuz, hiçbir şey bedelsiz olmuyor, özellikle bu coğrafyada var olmak ve Türk-İslam dünyası
adına dün olduğu gibi bugün ve yarın da sancaktarlık yapmak isteyen bir millet
açısından...
Nitekim, gelinen aşama itibarıyla Türkiye’nin sıfır sorunlu
bir politikanın sonucunda sıfır komşulu bir ülkeye dönüşmüş olması da bunun bir
göstergesi. Adeta büyük oynayıp, herşeyini kaybeden bir “kumarbaz” görüntüsü
sürece hakim ya da “kaos teorisi” bir kez daha hükmünü icra ediyor.
Diğer taraftan, bunun tam tersi bir sonuç için de aslında
her şey bitmiş değil, belki de birçok şey daha yeni başlıyor. En azından
uluslararası sistemin yeniden inşa süreci devam ediyor ve Türkiye burada iki
önemli kavşakta kilit bir role sahip; Avrasya ve Ortadoğu-Kuzey Afrika.
Buradaki krizler devam ettiği sürece de, sistemin yeniden yapılandırılabilmesi
mümkün değil. Dolayısıyla, “kriz” kelimesinin Çince karşılığı olan “wei-ji”
burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. Yani, tehdit ve fırsatın bir arada
olduğu, olağanüstü bir durum...
Bunun için de Türkiye’nin tehditleri-riskleri fırsata
çevirebilme kabiliyeti oldukça önemli. Peki, Türkiye bu hususta ne kadar
başarılı En azından 2012 karnesi bu hususta neler söylüyor
Açıkçası 2012’de bu noktada çok da başarılı bir imtihan
verdiğimiz söylenemez. Kriz yönetiminde birçok yerde sınıfta kaldık desek,
pek abartmış olmayız. En sonda atılması
gereken adımları, söylenmesi gereken sözleri neredeyse en başta ortaya koyduk
ve bunun sonucunda da caydırıcılığı, saygınlığı ve kararlılığı sorgulanır bir
ülke haline dönüştük. İstihbarat, bilgi akışı, koordinasyon sorunu ve tüm
bunların sonucunda ortaya çıkan kötü kriz yönetimi, adeta “siyaset-strateji-araçlar”
bağlamındaki ahenksizliği ve içinde bulunulan beceriksizliği resmetti. Örnek
mi; Doğu Akdeniz, F-4, patriotlar, Kuzey Suriye krizi, Gazze vb.
Fakat tüm bunlara rağmen, çok ilginçtir, Türkiye adeta
görünmez bir elin yardımıyla tüm bu krizlere, eleştirilere ve tepkilere rağmen
dış politikadaki manevra alanını genişletme yolundaki adımlarını atmaya devam
etti. Örnek mi Mısır ile geliştirilen ikili ilişkiler ve bunun bölgesel
yansımaları (hatta bunun Mursi’yi devirmeye kadar giden yönü), Rusya ile herşeye
rağmen işbirliğini karşılıklı olarak devam ettirme kararı ve bunun ŞİÖ ve
nükleere kadar varan boyutu, Suriye krizinde bölgesel inisiyatif oluşturma
girişimleri ve buna kör topal da olsa verilen olumlu yaklaşım, ÖSO kapsamında
yürütülen bir takım farklı operasyonlar vb. Nitekim, bunlardan dolayı Türkiye
sarı kart niteliğinde “beyzbol sopası” da gördü, Doha’daki yeni Suriye
muhalefetinin yapılanmasından da dışlandı.
Dolayısıyla, ortada ciddi manada bir kafa karışıklığı ve
görüntü bulanıklığı söz konusu. Ve işin ilginç tarafı, en az Türkiye’nin
karşısında bulunan ülkeler kadar, destek verdiği zannedilen bir takım güçlerin
de bu yeni durumdan fazlasıyla rahatsız olması. Bundan dolayı da Türkiye kendi
içinde dış destekli bir takım yeni operasyonlara gebe. Bir diğer ifadeyle, 2012’de 2013’e yönelik olarak çok önemli bir
sürecin önü açılmış vaziyette.
Açıkçası, dış politikaya içeriden bir “ayar” çekilme yoluna
gidilebilir. Bunun için Suriye krizindeki son iki gelişmeye bakmak yeter de
artar bile. Bunun ilki, eğer iddialar doğruysa (ki bunu Genelkurmay yalanladı)
ikinci bir F-4 skandalına dönüşme potansiyeli taşıyan dört Türk savaş pilotunun yakalandığına dair
basında yer alan haberler ve yine F-4 dolayısıyla Malatya Başsavcılığı’nın
başlattığı ve şimdiden ikinci bir Uludere vakası olarak nitelendirilmeye
başlanan soruşturma kararı. Bilmem anlatabildim mi