Kıyamet alametleri sadece ümmet-i Muhammed’le sınırlı bir durum olmayıp, alametler tarihin derinliklerinde yatmaktadır. Karekökleri mazide yatıyor. Kehf Suresi tarihin derinlikleriyle gelecek arasında bir köprü kurmaktadır. Bundan dolayı bilhassa fitneye karşı okunması tavsiye edilmiştir. Peygamberimiz bütün peygamberlerin ümmetlerini çağların en büyük fitnesi olan Deccal’a karşı uyardığını haber vermiştir. Kehf Suresi ahirzamanla geçmiş arasında bağlar kuruyor. Adeta zaman tüneliyle olayları birbirine bağlıyor. Cengiz Han ile Deccal veya Ye’cüc ve Me’cüc arasında nasıl bir bağ varsa aslında Samiri ile Deccal arasında da böyle bir köprü var. Samiri, Deccal’ın rol modeli veya bugünkü tabirle arketipidir. Dolayısıyla Samiri’yi kabul edip Deccal’ı reddetmek mantık dışı bir istemdir. Kehf Suresi’nde geçen şahsiyetlerin bir kısmının veya kıssalarının ahirzamanla yakından alâkası vardır. Bunun için Kehf Suresi ahirzaman alametlerine gönderme yapıyor. Sözgelimi zamanın tekerrürü nedeniyle Allah’a iman eden gençlerin kıssasının anlatıldığı Ashab-ı Kehf ya da mağara arkadaşları adeta 20’inci yüzyılda yaşamış ve sonrasında uykuya dalmış gibilerdir. İmanlarıyla mağaraya kaçmışlar ve orada mucize eseri uyuyakalmışlardır. 309 yıl sonra ise uyanmışlar ve devranın değiştiğini ve imanın zafere erdiğini görmüşlerdir. Kehf Suresi ve Mağara Arkadaşları veya Yedi Uyurlar kıssası, zaman dürbünüyle, Müminlerin yirminci yüzyılda yeniden başlangıca ve sıfır noktasına ve iman kalesine çekildiklerini gösterir. 20’inci yüzyılın garipleri veya gurebası işte iman etmiş (fetiyyetünamenubirabbihim) gençliktir. Küllerinden yeniden doğan imanlı nesillerdir. Bu vesile ile Mağara Arkadaşları, 20’inci yüzyılda yeniden dirilmişlerdir. Roma’nın Hıristiyanları kovaladığı dönem Cebabire döneminde İslam dünyasında bir kez daha hortlamış ve yaşanmıştır. Kıtmir ise sadakati ve onun ötesinde kıssadaki romantizmi ve gençlerin sevgileriyle kâinatı kucakladıklarını göstermektedir. Bütün canlılar da bu sevgiye sevgiyle karşılık vermiştir.

*

Hazreti Musa ve Hızır kıssası ikinci devreyi ve imanla siyaset arasındaki hikmet dilimini ve devresini işaret ediyor. Hazreti Musa şeriatı ve namusu temsil ediyor. Hızır Aleyhisselam ise ledünni ilmi temsil ediyor. Tasavvuf dilinde, bu iki denizin iki denizde buluşması veya kavuşması televvün ve renklenme haline tekabül ediyor. Hükümlerin ve yargıların birbirine karıştığı bir dönem. Hazreti Musa Eriha’ya kadar gidiyor ve bir mızrak mesafede kalıyor. İşte burada fetiyyeden yani imanlı gençlerden fetaya geçiyoruz. Nesillerin birikimiyle Arz-ı Mev’ud’a yeniden giren ve fetheden komutan. Surenin son faslında ve devrelerin de son aşamasında karşımıza ete kemiğe bürünmüş halde Zülkarneyn çıkıyor. Bütün devrelerin imtizaç ettiği dönem. Kemal devresi. Dünya ondan soruluyor ve dünya onun emrinde. Dünyaya nizamat veriyor. Geçmişin perdesinde gelecek ve geleceğin perdesinde geçmiş yaşanıyor. Yoksa üstünkörü bir gözle baktığınızda Kehf Suresi nikabını açmıyor ve bize hitap etmiyor! Üstünkörü bir bakış açısıyla günlük ve geleceğe bakan bir ders çıkarmanız mümkün değil. Zülkarneyn siyaset ve fethi müjdeliyor. Bir anlamda Mehdi’nin arketipi. Ya da başka bir ifadesiyle model şahsiyet.

*

Kehf Suresi’nde olaylar bilmece suretinde anlatılıyor. Geçmişin aynasında gelecek sunuluyor. Deccal’ın prototiplerinin geçmişte yaşadıklarını anlatmıştık. Peygamberler tarafından ümmetlerine anlatılan ve sakındırılan ahirzaman şahsiyeti sadece Deccal’dan ibaret değil. Aynı zamanda Ye’cüc ve Me’cüc de eski kitaplarda anlatılıyor. Tevrat Cüc Mecüc (Gog Mogog) diyor. Yunanlılar da Ye’cüc ve Me’cüc diyorlar. Demek ki ahirzaman alametlerinden bir kısmı diğer peygamberler tarafından da bildirilmiş. Ve kesintisiz bu misyon, devran ederek son peygamber ve ümmetine kadar geliyor. Peygamberimiz ‘la mahalete’ diye söze başlayarak Deccal’ın muhakkak çıkacağını bildiriyor. Lakin Hariciler, Mutezile ve günümüzdeki modernistlerden bazıları akıl almayacağını ve akla sığmayacağını söyleyerek Deccal gibi haberleri reddediyorlar. Buna mukabil, Turan Dursun gibi inkâra meyilli bazıları ise geçmiş milletlere ait kıssaların, efsanelerin peygamber kitaplarına geçtiğini ve sonrasında da dini metinlerin bunları birbirinden kopya ettiğini veya intihalde bulunduklarını iddia ediyor. Hâlbuki peygamberlerin misyonları birbirini tamamlar nitelikte. Birbirlerinin rakibi değil devamıdırlar. Dursun gibiler Nuh Tufanı ve benzerlerini böyle yorumluyorlar. Kitapların tekrarladığı efsane olarak görüyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz geçen peygamberlerden devreden bir Deccal gerçeğine parmak basıyor. Ve sonunda mesele inanmakla inanmamak arasında düğümleniyor. Tercih, sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

MUSTAFA ÖZCAN