İsim konusu epeydir zihnimi meşgul ediyor. Aslında

yeni bir şey değil bu. İsmi olan yerle pek alâkası olmayabiliyor ismin

bendeki karşılığının. Benim çağrışım dünyamdaki soyut gerçekliğiyle

gözle gördüğüm somut gerçekliğin arasında bazen dağlar kadar fark

olabiliyor. Bazen de tıpatıp aynısı... Şu var ki bir yerin ismi zihnime

kazınmışsa o yeri görmeden pek rahat edemiyorum. İlla görmeliyim; yoksa

çok sevdiğim, ulaşılmaz bir merhaledeki hakikat gibi beni daima tesiri

altına alıyor. Sırf bu sebeple kalktım birgün Silivriye gittim.

Silivride daha o zamanlar Ergenekon yoktu, siyasi olarak gündeme

gelmiyordu. Oysa Silivri bende ilk gençliğimden beri içime yuva yapmış

bir kırlangıç gibiydi. Silivri deyince ufkun yere değiyor gibi görünen

yerinden hızla çocuklar koşuyordu sanki. Ya da yaz günlerinde dümdüz bir

ovada uzanan asfalt parlaklığından doğan ziyalar uçuşuyor. Daha

İstanbulda yaşamaya başlamazken bile Silivriyi merak ediyordum. Zaten

İstanbulda yaşamaya başlama maceram da böyledir. Kendime dahi izah

edemediğim -ki bu sebeple bazen akşamüstü herhangi bir sokak ya da

caddede yürürken kendi kendime ben burada ne arıyorum, ne yapıyorum, ne

işim var burada, şimdi burada değil de çocukluğumun ve ilk gençliğimin

geçtiği yerde olsaydım diyorum içimden-  bir duygunun tezahürü sonucu

kendimi İstanbulda bulmuştum. Dışardan bakınca çeşitli zaruretlerden

dolayı İstanbula gelmiştim ama oysa zaruretler geçtiği halde terk

edemiyordum/edemiyorum. Çünkü ben İstanbula zaruretten değil asıl

tutkudan gelmiştim. Bir daha da ayrılamadım. Ayrılmak da

istemiyorum...

İstanbul yeryüzünün incisi... İstanbulu anlatmak için sayfalar

yetmez. Dünyanın sevgilisini ayrıca anlatmak gerekir. Çünkü İstanbul

imgesi çok geniş, çetrefilli, çekici, orijinal ve zengindir. Dünya

kitabının ortasıdır İstanbul. Her semtinin ayrı bir güzelliği var.

İstanbul ismi tek başına dünyanın en uzun şiiridir. İstanbul,

İstanbulda yaşayan her insanı bu uzun şiirin uygun dizelerine dâhil

eder. İnsanın sanata ve hayata bu kadar girdiği başka şehir yok.

İstanbul deyince bütün çocuklar ufka birikiyor. İstanbul deyince koca

bir çember büyüklüğündeki kuş sürüsü gökten kavisler çizerek bir masal

ülkesine gidiyor. İstanbul deyince bir adam bir yaz öğlesi Salacak

sahilinde hafif adımlarla geziyor. İstanbul deyince Galata köprüsü

üzerinden denize oltasını sallandırıp balık tutmaya çalışanların

oltasına balık düşüyor. İstanbul deyince Taksimde bir adam göğe

bakıyor. İstanbul deyince vapurda bir kadın martılara simit atıyor,

sonra yanındaki erkeğin kulağına fısıltıyla, tam olarak duyulmayan ama

hepimizin bildiği, ahenkli cümleler söylüyor. İstanbula dalmış

gidiyorum...

İsim insana verilmiş en güzel nimetlerden biridir. Her nesnenin, her

olay ve durumun, her duygu ve düşüncenin bir ismi var. Burada sadece yer

isimlerini konu ettiğimiz için kalemin ucunu değişik noktalara

dokundurup alanı genişletmek (konuyu dağıtmak) istemiyoruz. Bana kalırsa

isim kahredici yalnızlıktan doğmuştur. Bütün her şey yalnızken isim

vardır.

Eskiler, yer isimleri konusunda günümüz insanından mahirmiş. Her yere

bir isim vermişler. Gümüşhane demişler örneğin. Ne güzel isim değil mi

Gümüşhane (kendime not: Gümüşhaneye git bir gün, kafandaki

çağrışımlardan kurtul nefes al, ya da hayal kırıklığı yaşarsın en

fazla). Silvan var bir de. Diyarbakırın ilçesi. Acaba nasıl. Silvan

bende, asfalt bir yolda hızla geçen bir yolcu otobüsünün arkasından

bakıp otobüs görünmez oluncaya kadar mütemadiyen bakmaktır...

Niğde denince bir heybet bir azamet geliyor aklıma. Belki de bu,

Faruk Nafiz Çamlıbelin Han Duvarları şiirinde geçen şu dizelerden

kaynaklanıyor; "Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan / Geçiyordu

araba yola benzer bir sudan / Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu /

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu / Ağır ağır önümden geçti deve

kervanı / Bir kenarda göründü beldenin viran hanı."

Burada, gezdiğim şehirlerden bahsetmiyorum.  Yoksa beni en çok

etkileyen şehir Kahramanmaraştır. İlk gençliğim, ilk aşklarım ve ilk

delirmelerim bu şehirde geçti. Geçti dedim ama sözün gelişi. Geçeceğe de

benzemiyor. Diğer etkileyen şehirlerden; Güneydoğunun İstanbulu

dediğim Şanlıurfa var. Bursayı unutamam. Samsun içimde hüzünlü bir

güzelliktir. Gezdiğim şehirlerin hepsini saymayalım...

Günümüz insanı ismi olmayan yerlere pek isim veremiyor. Günümüz

insanı deyip genellemeyelim istersiniz; yaşadığımız sosyal düzeni

oluşturanlar (bu sadece bugünkü hükümetin acıklı durumu değil, bütün

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin acıklı durumudur) yeni yerlere isim

veremiyorlar. Neden acaba hiç düşündünüz mü Çünkü paradan başka bir şey

düşünmedikleri ve insanları parayla tarttıkları için böyle yapay bir

sosyal norm dayatıyorlar. Ekonomik sebeplerin dayattığı imgesizlikten

akıllarına bir şey gelmiyor. İnsanımız yoksul duruma düşürülerek paradan

başka bir şeyi düşünme yetisi kaybettirilmiştir. Her şeyi paraya

endeksleyen sosyal düzen sağlayıcıları ve yaşayanlar isim konusunda

fakirlik çekmektedir. Düşünün yeni bir yere konutlar yapılıyor ama

oranın ismi ya bilmem ne kent oluyor ya da bilmem ne şehir. Özgün bir

ismi yok yeni yapay yerleşim yerlerinin. Oralara, sosyal düzeni

oluşturup devamını sağlayanlar (devlet ricali) gibi halkımız da isim

veremiyor. Demek ki isimle sahici yaşantı arasında güçlü bir bağ var.

Sahici yaşam olmayınca sahici isim de olmuyor. Yapay hayatlar yapay

kentlerde (bakın yapaycılara yeni bir isim bağışlıyorum; Yapaykent) ömür

tüketiyor.

Eski insanlar büyük imgeleri kendileriyle birlikte mi götürdü, ne dersiniz. Bize de eski isimlerin melodisini yapmak mı kaldı...