Özel televizyonların hayatımıza girdiği günden bu yana bir zehirli sarmaşık gibi zihinlerimizi ve algılarımızı kuşatan diziler, milli ve manevi yapımızda yaptıkları deformasyonla, ahlâk iklimimizde ürettikleri kirlilikle ve empati dünyamızdaki saplantı boyutlarıyla, “Kirli bir dünyanın” tüm rezilliklerini üzerimize kustular. Bundan 20–30 yıl önce, “Böyle yaşam tarzı olur mu Böyle ilişki olur mu Böyle pislik olur mu ” diye kınayacağımız, hoşgörümüzün zerresini bile göstermeyeceğimiz bu yapımlar, kare kare işledikleri senaryolarla, türlü entrikaları, ahlâki sapmaları, gayr-i meşru ilişkileri, zihinlerimize bir örümcek ağı gibi ördüler. Artık, dizilerde gördüğümüz kötülükler, her birimiz için sıradan ilişkiler yumağına dönüştü. Deyim yerindeyse, kötülükleri içselleştirdik, yüreğimize bastık, hoş görmeye başladık. Hollywood’un kültürel işgal uç beyleri olan yapımlar bile bizim ürettiğimiz dizilerin yanında, daha masum kalmaya başladı. Artık kendi elimizle, kendimizi hançerlediğimiz, kendi elimizle ahlâk yıkımımızı başlattığımız karanlık bir sürecin fitilini ateşlemiş olduk. Bu rezillikleri, ahlâksızlıkları ekranlarda izleyenler, “Bu bizim dünyamızı yansıtmıyor. Bizim ahlâk atmosferimizle alakası bile yok” diyeceğine, “Elimize fırsat geçse biz de böyle yaşarız, bir elimiz yağda bir elimiz balda, böyle bir dünyanın tüm kirliliklerine razıyız” noktasına getirildiler. Geleneklerimiz, göreneklerimiz, komşuluk ilişkilerimiz, manevi donanımlarımız, ecdadımızın tarihsel mirasıyla bizlere intikal eden tüm güzelliklerimiz, İslami ve vicdani tüm değerler, diziler eliyle bir bir elimizden alındı, söküldü, parçalandı. Şimdi, herhangi bir dizi ilk defa ekranlara gelse bile, tanıtım fragmanlarında izleyiciyi cezbedecek nitelikte görüntüler, senaryo hileleri ve diyalogları ekranlara konuluyor. Aşk kavramını “şehvet”e indirgeyerek, kişisel tüm ilişkileri maddiyat düzleminde ele alarak, olaylara materyalist, egoist ve hedonist bir pencereden bakarak oluşturulan dizi senaryoları, ahlâk çizgisini kırmak, dökmek, parçalamak için çabalıyor.

İşin tuhaf boyutu, bu diziler, özellikle İslami hassasiyetlere sahip Ortadoğu ülkelerine de pazarlanıyor. Kendi ülkemizde yaptıkları tahribat yetmezmiş gibi, bu ülkelerde de bir yıkım ve manevi doku kaybı için özellikle kurgulanıyorlar.

Okan Üniversitesi’nin 15. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Son 15 Yılda Türkiye’de Sinema-TV” paneline katılan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, “Bazı diziler eleştiriliyor, ‘manevi yapımızı rencide ediyor’ diye ciddi eleştiriler ortaya konuluyor. Ama ben o tarafa çok fazla girmek istemiyorum” demiş. Bazı ülkelerin kendilerini daha iyi anlatmak ve tanıtmak için çok yüksek miktarlarda paralar harcadıklarını belirten Şahin, “Türkiye diziler aracılığıyla cüzi de olsa paralar kazanıyor ama kendi kültürünü, yapısını ve Türk toplumunu dışarıya ‘yumuşak güç’ olarak aktarması paha biçilemez. 102 ülkeye ihraç edilen diziler Türkiye’nin yumuşak gücü” diye konuşmuş.

TRT gibi, milliyetçi maneviyatçı noktalarda hassas olması gereken bir kurumun başındaki Genel Müdür, “Diziler, manevi yapımızı rencide ediyor diye eleştiriliyor, ben bu konuya girmek istemiyorum” diye sorumluluk alanından kaçamaz. Bugün, özel televizyonların hayatımızda yaptığı en büyük deformasyonu, en büyük kötülükleri, sosyal dokumuzda, genetik yapımızda ürettiği kirlilikleri, en yüksek tonundan gündeme getirmesi gereken, maneviyatımızı koruyup kollaması için oraya oturtulan TRT Genel Müdürü’nden başkası olamaz. TRT Genel Müdürü, üzerinde taşıdığı misyonun farkında değil!

Ve biz, bu TRT’den milli, manevi değerlere saygılı bir şeyler bekliyoruz!

Yazık bize!