Hasan Ruhani göreve gelir gelmez işe hızlı başladı. Gelir

gelmez, önceden belirlenen gündemi olduğu anlaşılan Batı ile detente/yumuşama

politikası izlemeye başladı. Batı ile yeniden köprü kurmak için galiba bir

günah keçisine ihtiyacı var. Bu da Nejad dönemi oluyor.  Sanki Nejad dönemi ile Ruhani döneminde iki

ayrı İran dan bahsetmek mümkün. Nejad dönemi yeni yönetimin nazarında sanki

devr-i sabık ve günah keçisi. Zarif ve Ruhani ikilisi Holokost meselesinden

dolayı Nejad ı paylıyor ve suçluyorlar. Evet! Sabık Cumhurbaşkanı özellikle ilk

döneminde popülist politikalar izledi. İsrail i ortadan kaldıracaklarını

söylemekle kalmadı aynı zamanda Holokost (Naziler döneminde Yahudi kırımı)

meselesinde de gereksiz şeyler söyledi. Sonuç itibarıyla, Holokost meselesi

tarihçileri ilgilendiriyor. İsrail de bu meseleyi dünyanın ilgi ve atıfetini

kazanmak için istismar ediyor. Stockholm sendromunda olduğu gibi İsrail

kurulduktan sonra cellâtlarına yani Nazilere özenmiştir. Zaten devletlerini

işgalle kurmuşlardır. Mısır dan Hazreti Musa döneminde çıkışlarında da böyle

olmuş ve Firavun ve düzenine özenmişlerdir. Ahmedinejad, İslam dünyasının

gönlünü kazanmak için popülist dile başvurdu. Lakin ikinci döneminde bunu

sürdüremedi. Sert konuşmaları geri teptiğinden bıçak gibi kesildi. Şimdi ise

yeni yönetim veya Ruhani-Zarif Ali Hameney in onaylamasıyla birlikte eski

politikayı tersine çeviriyorlar. Yeni yönetim orta yolu bulamadan ifrat tefrit

arasında gidip geliyor. 

*

Holokost atıfları üzerinden Batı nın gönlüne ve zihnine

girmeye çalışıyorlar. Hatta o kadar mübalağa ediyorlar ki, İran da Holokost u

inkâr eden tek bir kişi var. O da Nejad dan başkası değil diyorlar. Bu kadarı

da fazla ve ifrat halinden tefrit haline geçmektir. Geçmişte Holokost siyasi

veya ideolojik bir malzeme yapılırken şimdi de tersinden veya pragmatizm

üzerinden aynı şey yapılıyor. Geçmişte bu politika İslam dünyasının kalbine

girmek için yapılıyordu. Şimdi ise tersinden Batı yı kazanmak ve detante ın

anahtarı olarak görülüyor. İran yeni dönemde Batı ya açılmak için ivedilikle

bir vitrin düzenlemesi yaptı. Bu vitrin düzenlemesinde Yahudiler ve kadınlar

öne çıktı. Çarşaflı bile olsa dışişleri bakanlığı sözcülüğüne bir kadının

atanması Batı da pozitif etki yaptı. Özellikle kadın çevrelerinde. Nilgün

Cerrahoğlu gibi kimi yazarlar kendi zaviyelerinden giyim kuşamına aldırmadan bu

atamayı alkışladılar. Bu mesele biraz yarışa döndü ve lisan-ı halleriyle

benzeri hükümetlere İran a bak sen daha fazlasını yap diyorlar. Bu atamalarla

birlikte onların nazarında İran, kadını dışlayan yobaz görüntüsünden

kurtulmuş oluyor. İslam dünyasında kadına açılımın nerede duracağını  kestiremiyoruz. Abdullah Gül, Tahran

ziyaretlerinden birisinde İslam dünyasını kadın konusunda daha esnek olmaya

çağırmıştı. Sekülerleşmenin en büyük ayağı kadının kamusal alana veya vitrine

çıkmasıdır. İslamcıların bunu savunması en hafif tabiriyle çelişkidir.

*

Batılılar kadınının

kamusal alana çıkmasına çok özen gösteriyorlar. Bundan dolayı kadın erkek

arasında ayrı gayrı kalmadı. 1997 yılında Clinton döneminin Dışişleri Bakanı

Madeleine K. Albright Afganistan-Pakistan sınırında mülteci kamplarını ziyaret

ederken Taliban ı kıyasıya eleştirmiş ve kadın ve çocuklara aşağılık muamele

yaptığını ileri sürmüştü. Bundan dolayı böyle bir yönetimle resmi ilişki

kuramayacaklarını  ilan etmişti. W. Bush

döneminde ise 11 Eylül yaşanmış ve Taliban yönetimi devrilmiş ve Afganistan

işgal altına girmişti. Sadece Albright değil aynı zamanda  Hatemi de Taliban yönetiminin İslam ın parlak

değil karanlık yüzünü temsil ettiğini ileri sürüyordu. Zaten Hatemi yi

destekleriyle kadınlar iktidara taşımışlardı. İran vitrin düzenlerken bütün

bunları göz önünde tutmuş olmalı.