Hayır sever ve “girişimci” bir vatandaş koşuyor, koşuşturuyor; “sadaka-i câriye” olur umuduyla halktan Allah rızası için karınca kararınca maddî destek temin ediyor. Bu arada hem yardım eden halka hem de toplanan paraya rehberlik ederek bir mahallede veya herhangi bir beldede cami yapımına vesile oluyor. Kuşkusuz bu durum girişimcilik açısından takdir edilecek bir harekettir. Cami yapımları böyle mi olmalıdır, o ayrı bir mesele!

Bazan öyle haller oluyor ki insan “yardım etme” ihtiyacı duyuyor. Kendisinde var olanı paylaşmanın hem insanî hem de İslâmî bir hal olduğunu bildiği için! Aynı zamanda “yardım etmek” insan için bir terapidir. Yardım etme duygusunun tatmini ruh sağlığı açısından oldukça önemli! Cimrilik ederek ruhsal sorunlar yaşayıp hastaneye para harcayacağına; elinde olanı paylaşmak suretiyle insanların iltifatına, ilgisine mazhar olmak; aranan, sevilen, kapısı çalınan, hürmet edilen bir insan haline gelmek müthiş bir tedavi yöntemidir. Bunlar bir fâni için oldukça önemli şeylerdir.

Aynı zamanda insandaki ölümsüzlük duygusu, bu tür aktivitelere daha da büyük işlevsellik sağlamaktadır. Sadaka-i câriye, ölümsüzlüğün bir göstergesi olduğu gibi kişinin bu duyguya “yatırım yapması” anlamına da gelmektedir. Bazı hallerde büyük sıkıntılarla elde ettiği parasını, bu duygunun ve inancın bir neticesi olarak cami yapımı ve benzeri hayır isteklerine karşı oldukça cömert olabilmektedir. Onun için müslümanların yaşadığı beldeler camilerle doludur. Çünkü insanlar cami yapımında herhangi bir yanlış işin olabileceğini düşünmüyor. Müslüman bir belde olduğu sürece de, cami varlığını sürdüreceğine göre yatırımını en güvenli yere yaptığını düşünüyor. Kuşkusuz bu da doğru bir düşüncedir.

Geriye doğru baktığımızda bunun çok güzel örneklerini görüyoruz çevremizde... Sahip olunan hanelerin, hanların, yalıların, köşklerin yerlerinde yeller eserken veya buralar çok kısa zaman dilimlerinde sürekli el değiştirirken, camilerde böyle bir durum söz konusu olmamaktadır. Bânisi veya camiye maddî destek sağlayanlar için sürekli dualar edilmekte ve hayırlarla anılmakta, yıllar, asırlar sonra bile... Hele bazı camilerin asırlık serüvenlerini görünce ve onlar hakkındaki birtakım bilgilere ulaşınca ölümsüzlük duygusu insanda tavan yapıyor desek yeridir.

Buraya kadar her şey çok güzel! Aksine söz söylemek ne mümkün Bu işe bir de şöyle bir açıdan bakalım diye düşünüyorum. Çünkü zihnimi hep kurcalıyor bu düşünce. “İyi niyetli” kişi eline çantasını alıp cami yapmak için sokak sokak, cadde cadde, dükkân dükkân para topluyor, insanlar da Allah rızası için böyle bir isteği geri çevirmeyip ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorlar, yukarıda söz konusu ettiğim sebepler yüzünden.

Toplanan paralarla kısa bir zamanda cami ortaya çıkıyor. Burada insanlar ibadetlerini eda etmeye başlıyorlar, huzur içinde! Bânileri için her vakitte dualar ediliyor, adları anılmasa da dualar gideceği yeri gayet iyi biliyor. Cami cemaatinden herhangi biri “benim de katkı verdiğim cami” diyerek her zaman sahiplendiği böyle bir ibadethanede “cemaat” olmaktan dolayı gönül huzuru duyuyor. Gel zaman git zaman cemaatten vefat edenler oluyor. “Bu camiden güzerân eden” diye rahmetle anılıyor o kişi veya kişiler...

Hayat böyle devam ederken gün geliyor caminin yıkılıp yeniden yapılması gündeme geliyor. Oysa cami yapılalı daha otuz - kırk sene olmuştur veya olmamıştır. Hatta canının yongasını buraya veren kişiler de hayattadır. Niçin böyle bir hal yaşanmaktadır Otuz - kırk yılda değişen veya değişecek bir yapı için insanlar niçin para versinler

Burada aklıma iki şey geliyor. Ya paraların kazanım yerleri “hayır” içermiyor -ki bu hale gönlüm hiç razı olmuyor- ya da hayır yapacağız diyerek para toplayanlar, “emanet”i, veballi büyük bir sorumluluk olarak görmeyip, binanın sağlam ve evlâdiyelik olmasına özen göstermiyorlar.

Bir cami için otuz - kırk senelik ömrü bile doğru dürüst göremeyenlerin böylesine büyük veballerin altına girmemesi gerekir. Bu insanlar hem kendilerine hem de İslâm’a zarar veriyorlar. İslâm’ın ulvî yapısı; güzellik, sağlamlık, ihlâs gibi temel değerleri ciddi anlamda zarar görüyor. Cami sadece dört duvar değildir, cami “ümmet”in parasıyla yapıldığı için yapısıyla sağlam, içi itibariyle ferah, sade ve güzel olması gerekir.

Cami yapısı itibariyle insanların göz ve gönüllerine hitap ettiği gibi dünü, bugünü ve geleceği kuşatan bir mimari özellik içermesi lâzım! İnsanların inançlarına, hayat anlayışlarına bir halel getirmesine fırsat vermediği gibi, aksine onları daha da motive eden bir özellik içermelidir. Çünkü aksini yapmaya kimsenin hakkı yoktur.

İslâm’ın hayır işinin imanî boyutu nasıl büyük ve yüce bir işleve sahipse, birtakım iyi niyetli gibi görünen gafil insanların sebep oldukları olumsuzluklar da bir o kadar büyüktür. Çünkü bunlar herkes tarafından görülmekte ve ne yazık ki bu tür beceriksizlikler sergilendikçe de insanların hayır yapma duyguları törpülenmektedir.

Hangisine yanayım İslâm’ın hayır anlayışının törpülenmesine mi, iş yapacağım iddiasıyla ortaya çıkan birtakım insanların beceriksizliğine mi, camilerin zevksiz bir şekilde, çürük ve dayanıksız yapılmasına mı, geçmişteki mimarların yaptıklarına bakarak bugünün mimarlarına duyulan güvensizliğe mi, maddî yardımda bulunan insanların paralarının çok kısa ömürlü olmasına mı, “ben yaparım” diyerek öne çıkan müslümanın güvensizliğine mi

Bu ve benzeri haller müslümanlara öylesine büyük bedeller ödetiyor ki hep başkalarına gıpta etmek durumunda bırakıyor onları. Müslüman olarak bir şey yapıyorsan her şeyden önce kendin yap, ama mutlaka iyi ve sağlam yap!

Camiler imanî huzurun, güvenin, dolayısıyla teslimiyetin mekânlarıdır. Bunların sıhhatine zarar verilmesi düşünülmediği gibi asla kabul de edilemez. Bizim yaptığımızın işlerin mutlaka evlâdiyelik olması gerekir. Milletin parası kısa ömürlü değildir, çünkü onun imanî bir boyutu vardır. İhmallerin vebali nasıl ödenecek