Islahevleri...

Korkulu rüya...

Demir parmaklıklar arkasında çocuklar.

Toplum onlara suçlu damgasını vurmuş.. Cezalarını çektirmek için de ya cezaevlerinin "Sıbyan koğuşu‘na, yahut ıslahevlerine kapatmış...

Çocukların hakkında büyükler karar vermiş... Büyükler de bir zamanlar çocuktu... Yıllarla büyüdüler, yaşlandılar.

Belki suç işlemediler, belki ufak tefek suçları affedildi. Büyüdüler ya unuttular çocukluğu. Çocukça duygulanmayı, çocukça sevmeyi çocukça nefreti.

Belki bu yüzden cezalandırıyorlar çocukları...

Belki de bazı çocuklar, cezalanmayı hak ediyor..

Bütün suç büyüklerde değil, elbet. Ama bütün suç çocuklarda mı acaba?

Medyada neler okuyoruz:

Cinayet işleyen çocuklar...

Hırsızlık yapan çocuklar...

Küçük yaşta gasp eden çocuklar.

Kısacası, "Suçlu çocuklar."

Kim suçlu?

Çocuklarını terbiye etmeyen anneler mi? Çocuklarını iyiyi, doğruyu öğretmeyen babalar mı?

Vurdulu, kırdılı dizi filmler mi? Yahut internet oyunları mı? Suça teşvik eden sokak başlarında bekleyen uyuşturucu tacirleri mi?

Ortada suçlu çocuklar var: daha doğrusu suçlanan çocuklar var, ama en az onlar kadar suçlu, en azz onlar kadar suçlanması gereken büyükler yok mu?

Okullara herkes gidemiyor...

Gitse bile okullarda her şey öğretilmiyor.

Okullarımız ezberletiyor çocuklarımıza, A, B, C diye..

Sonra şiirler... yazılar... formüller.

Doğru nedir, nasıl bulunur, nasıl doğru olunur?

Bu öğretiliyor mu acaba?

Anne, baba boşandığı için mutlu oluyor: Ama ya parçalanmanın bütün ağırlığını minicik sırtınta taşıyan çocukların hali ne olacak?

Hiç düşündünüz mü? Büyükler boşanıyor. Çocuk ya annenin yanında kalıyor, ya babanın. Bazen ikisi de kendi yoluna gidiyor. Çocuk bu sefer orta yerde kalıyor. Biri sahip çıksa iyi... Akrabalardan biri bile büyütse iyi.

Ama ya kimsesiz kalanlar? Sokakta kalanlar? Korumasız kalanlar, onlar ne yapsın?

Suça itiliyorlar, suç işliyorlar. O zaman da yasalar yapışıyor yakasına: "Suçlusun" diyor, cezaevine atıyor. Veya ıslahevine gönderiyor.

Analı, babalı çocuklar mutludur şüphesiz. Fakir bile olsalar mutlu olmalılar.

Ama başıboş bırakıyorsak çocuklarımızı, sokağa atıyorsak, kendi mutluluğumuz için onları harcıyorsak suçlu biziz! Büyükler suçludur.

Islahevinde çocuk pişmandır, cezaevinde çocuk pişmandır.

Ama ne ıslahevi çocukları ıslah eder, ne de cezaevi.

Önemli olan çocukların suça itilmemesidir... Neyin suç olduğu küçüklükte öğretilmeli, eğri ile doğru arasındaki fark iyice anlatılmalıdır.

Çocuğu sevmek yetmiyor. Öğretmek lazım. Biz galiba bunu yapamıyoruz. Çocuğu sevekken bile, sadece sevme duygumuzu tatmin ediyoruz.  Peki dinini öğretiyor, dinin kalıcı kurallarına sahip çıkması için çalışıyor muyuz?

İşte düğüm noktası bu. Yoksa çocukları suçlamak kolay. Çocukları cezaevine veya ıslahaneye kapatmak kolay.

Çocuk günah nedir, sevap nedir, Allah ne yapmamızı istemektedir, bilse bunca nimeti verdikten sonra bizden neler beklemektedir, öğretilmeli. Öğretilirse bilecektir. Bilince de uyacaktır.

(DÜŞÜNCE DÜNYASI)

ALLAH‘A BORCUMUZ VAR

İnsanlar farklı farklı yaratılmıştır.

Akıllı, zeki ve bilgilidirler. Yine de zaman zaman küçük bir mikroba karşı yenik düşerler.

Kansere çare bulamazlar, AIDS‘e çare bulamazlar. Hatta nezleye bile çare bulamazlar.

Kimisi böbreğinden, kimisi kalbinden, kimisi ciğerlerinden hastadır.

Gazetelerde bazen "Satılık böbrek" ilanları görürüz.

Adamın biri para kazanmak için böbreğini satışa çıkarır.

Hastalıktan dolayı böbrekleri çalışmayan biri böbreğini satan adamlara pazarlığa oturur.

Milyonlarca lira karşılığında bir böbrek satın alır.

Diğeri milyonlarca lira karşılığında bir böbreğini satar.

Oysa Allah hiç ücretsiz her insana ikişer böbrek armağan etmiştir.

Bunun için hiç kimse bir kuruş bile ödememiştir.

Öyleyse her insan Allah‘a borçludur.

Peki ama bu borcunu nasıl ödeyecektir?

Elbette parayla, malla, mülkle değil.

Ya?

İbadetle!

Allah‘ın emirlerini tutup yasaklarından sakınmakla.

İnsanız...

Düşünüyoruz. Ve Allah‘ın ne kadar merhametli olduğunu anlıyoruz.

(BİR KISSA BİN HİSSE)

KİM DAHA CÖMERT?

Çok zengin ve cömert olan Abdullah bin Cafer-i Tayyar hazretleri bir hurma bahçesinin yanından geçiyordu. Siyah bir köle bahçede çalışırken ona üç öğünlük yemek getirdiler. O anda bir köpek kölenin yanına vardı. Bir öğünlük yemeğini ona verince, köpek hemen yedi. İkincisini, daha sonra üçüncüsünü de verdi.

Hz. Abdullah köleye yaklaşarak:

"Ey arkadaş, niçin üç öğün yiyeceğinin hepsini kendin muhtaç iken ona verdin?"

"Efendim, bu köpek uzak diyardan gelmiştir. Açtır ve nasibini arıyor."

"Peki sen ne yiyeceksin?"

"Aç durup sabredeceğim."

Hz. Abdullah görüp işittiklerinin tesiri altında kalarak; "Halk beni cömert bilir. Halbuki bu siyah köle benden daha cömerttir." dedi.

Hurba bahçesini ve köleyi sahibinden satın aldı. Köleyi azat etti (serbest bıraktı). Hurba bahçesini de içindekilerle birlikte ona hediye etti.

Hz. Abdullah‘a dediler ki:

"Sen şimdi ondan daha cömert oldun."

"Hayır. Öyle değil. Onun verdiği, bütün mülkü idi. Benimki ise, sahip olduklarımın çok azıdır."

(BU GÜN NE DUA EDELİM)

Ey Allah‘ım!

Ağlamayan gözden, ürpermeyen kalpten, huşu duymayan gönülden, kabul edilmeyen duadan, fayda vermeyen ilimden, dinlenilmeyen sözden, doymayan nefisten, küçük bir yardımı insanlardan esirgemeyi hoş karşılamaktan Sana sığınırım!

(TARİH DEDE YAZIYOR)

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ

Sevgili çocuklar bugün Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin vefat yıldönümü (1628).

Bu vesileyle Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerini kısaca anlatmaya çalışacağım.

Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd‘un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar‘da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul‘a gitti. Küçük Ayasofya Medresesi‘nde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona özel bir ilgi gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu.

Bu arada hocası Nâzırzâde‘nin, Edirne‘de bulunan Sultan Selim Medresesi‘ne tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne‘ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne‘de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır‘a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî‘yi oraya da götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır‘da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya‘ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sadettin Efendi vâsıtasıyla İstanbul‘a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmii‘nde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar‘da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ etti. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu.

Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. III. Murad Han, III. Mehmed Han, I. Ahmed Han, II. Osman Han ve IV. Murad Han‘a nasîhatlarda bulundu.

Dördüncü Murâd Han‘a, saltanat kılıcını kuşattı. 1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmii‘nde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî‘nin talebesi olmakla şerefle

Muhabir: Haber Merkezi